METRİKS ÜZERİNE
 
 
 
 

MUKADDİME



Ekmeğin örtülü de olsa  çalınmadığı,  özgürlüğün gizlice de olsa alınmadığı BARIŞ DÜNYASI  ülküsüyle.. 

Müşterek aklın  ve ortak vicdanın ürünü olan 
yüksek  teknolojiye  ve yüce ideolojiye yürüyen bir UYGARLIK için..

Gelişen  bilgi toplumuna açık ve  gelenekleşen hukuk devletine yönelik bir  ULUSA; 
Dilin özgünce  konuşulmasına ve dinin özerkçe yaşanılmasına 
dönük  bir ÜLKEYE; 

adanmış bir yazıdır..

Küresel uygarlığın hedefi olan evrensel iktisad ve adalet ilkelerine;
İktisad ve adaletin mukaddes  kaynağına, ontik varlığın öz köküne, kozmik  gerçeğin mübarek ışığına ve existantial varoluşun tayyib aydınlığına;

yapılan bir çağrıdır..

Bu yazı, eski dinlerin ruhunu  yeni dinlerin cesedinde yaşatarak,  özdeşliğin tözündeki   TEK DİNİ  ve özgürlüğün sözündeki  SAYISIZ  İDEOLOJİYİ öngören bir ufuktur.. 

Bu çağrı, yinelenene  bağlı ve yeniliğe  açık,  mutlu ve kutlu insanların inşaa edecekleri YENİ BİR DÜNYAYA bir umuttur..

Bu umut ve ufuk, fen ve dinin işbirliğiyle koşullu yaratılışı araştırmak, sanat ve hikmetin işbölümüyle kurallı buyuruluşu açmak için, gönüllerimizde perdeli, usumuzda örtülüdür. 

Alış-kan-lık ve alış-kın-larımızın perde’sini kaldıracak 
İNANÇ VE SEVGİ  aktarımı
s-an-ı-larımızın  ve k-an-ı-larımızın örtü’sünü yırtacak
BUYRUK VE BİLGİ  paylaşımı
İle hasıl olan  ÖZERK iradi GÜÇ   ve ÖZGÜN idraki DÜŞ, 
BU İŞ-TE, ÖZGÜRLÜĞÜMÜZÜ ara-la-yacak, yardımlaşan ve dayanışan iki kanadımız olacaktır.
 

14.10.2001 / 27 Receb 1422 Ankara

------------------------------------------------------

Metriks (MATRIX) filmi,  sibernetik yaşamın giderek yaygınlaştığı günümüzde simyacı romanı gibi tutulan bir kurgu-bilim filmi. Filmde;   inanç,  güven, kader(yazgı), idrak(anlık), irade (istenç), sevgi (hiss)  ve sezgi (hads)  gibi  “evrensel kodlar” başarıyla işlenmiş.  Yine   filmde yansatılan  dünyanın geleceği, insanın kurtarılması, iyilerin zaferi, azmin başarısı   gibi “müşterek mesajlar” var. Bunlar vesilesiyle bir  iletişim kapısı açarak  bilgi ve görüşlerimi paylaşmak istedim. Ekteki (s=metriksA, B, C) şemalara da bakarsanız anlatamım daha yararlı olabilir. 

Filimde dikkatçeken dört beş  önemli nokta var;  sıralarsam, Neo’nun insanın “pil” işlevine  dönüştürüldüğü öğrendiğinde  kusması; ikincisi Ajan Smit’in Molfis’i sorgularken, insan türünün yer yüzünden imhasında gerekçe olarak beşeriyeti  bir memeliden çok bir  tür  “virüs”e benzediğini söylemesi; üçüncüsü Neo’nun  özgürlüğü kazandıktan sonra “kurşun”lardan kaçabilecek hızı kazanması  ve nihayet Triniti’nin Neo’nun içerdeki cesedine “öpücüğü” kondurmasıyla sevginin mucizevi gücüyle dışarıdaki bedeninin canlanması yani ölümün öldürülmesi ve özgürlüğün dirilmesi .. 

Diğerleri..  İnsan ferdinin zamanı (eceli) gelince hayattan “tüydüğü” gibi..  maddi yada manevi bir kıyamet kopmasıyla er yada geç dünyanın yıkılacağı, eskiyeceği ve insan türü tarafından terk edileceği,  İnsanların tarlalarda yada fabrikalarda imal  edilmesi.. aynı tezgahta  önder Neo’nun cesedinin yeniden inşa edilmesi.. 
Bu ve benzeri olaylarla örülü senaryoyu.. fen ile dinin sarmaş dolaş olduğu , sanat ile hikmetin içiçe geçtiği film, insanlığın ortak arayışını ve müşterek özlemini dile getirmekle, küresel uygarlığın,  evrensel etkinliğe atılan ilk adımlarından birisi olarak görebiliriz.

Biliyorum ki aktarabildiğim anlatabildiğimdir.  Ama anlatmada yeterli olamadığım da bir gerçektir. Bilgiyi paylaşmak sorumluluğu uğruna,  dinleyen söyleyenden  daha iyi anlar gerçeğine sığınarak yazılan bu ileti, ilk okumada size biraz ağır gelebililirse de  metin ve şemaların yardımıyla , yöntembilimi tanıtmada başarılı  olursa maksad hasıl olmuştur 
 

Şimdi bu dört maddi obje yada olay;  besin (pil), eş (öpücük), düşman (kurşun) ve ortam (virüs) olmak üzere, Uexkül’ün çevre kuramında her bir canlının etrafını kuşatan fonksiyon çemberlerini akla getiriyor. Bu temel doğal koşullar aynı zamanda   yazgının da ana hatları: insanın rızkının, ecelinin, amelinin ve akibetinin takdir edilmesini de  hatırlatıyor. 

Anlatılanların hepsinin üzerinde durulamasa da bir kısmı üzerinde konuşmasının  dahi,  bireysel, toplumsal, ulusal ve küresel bazı konulara  ışık tutulabileceğini umuyorum. (*1*)
 
 

FİHRİST


 .. ZAMAN HER ZAMAN ALEYHİMİZE İŞLER


 .. ARANAN KOD VE KAÇIRILAN SIR

 .. BOŞ BENİN DÜŞ DÜNYASI

 .. “İNSANIN İNŞAASI”

 .. “Bunlar diğer olasılıklar!” 

 .. Yaşam “pil”i

.. aklı özgürleştirme

.. sorunların çözümleri 

 ..  savunma çareleri
 

 ... DİPNOTLARI

.. (*1*) DÜNYAYI KURTARMA VE KENDİNİ BİLME

.. (*2*) HIRS-I HAYAT VE TAHT-I ŞUUR

.. (*3*) MATH

.. (*4*) PHILOSOFHICUS

.. (*5*) KONTROL
 
 
 
 
 

METRİKS ÜZERİNE
 
 
 
 

“ZAMAN HER ZAMAN ALEYHİMİZE İŞLER” 





Morfisin bu muhteşem sözü.. “Ve-l-asr innel-insane le-fi hüsr” ayetinin müthiş ÇEVİRİSİ.. kaderi (cebri), metriksi (zarureti) ve zamanı (asrı).. “insana zarar vermekle”  tanımlar. “Zaman her zaman aleyhimize işler.” Tümcesi;  zamanın zararının  mecburiyetini, metriksin  mahkumiyet bulunduğunu  ve nihayet kaderin  memuriyet olduğunu açıkca bildirir.  Bu kötü haber. Ama hemen altında iyisi var: 

Çünkü film; 
Kaderin vaki geçmişine karşı,  onun önündeki iradenin,  imkandaki geleceğini,
metriksin zorunlu determinizmine   karşı,   onun ötesindeki insanın,  serbest özgürlüğünü
zamanın  alt boyuttaki  husruna karşı,  onun üstündeki  şuurun,  kurtuluş olasılığını,
göstermek için de oldukça güzel bir senaryo (hikaye) çizmiş.

Evet,  gelecekten  endişelendirmeyen  kader, cesed makinemizin  metriksi  ve başıboş bırakılan zaman,  her zaman aleyhimize işler.. 
 

Belki bir zerrenin yada  bir hücrenin içinde dolaşabilseydik o ortamdaki  her bir öğenin KENDİNİ KORUMAYA  ÇALIŞAN AMA BAŞKASINI KURTARAN bu hikayenin benzeri  bir başka proses (menasik)  görecektik. Ama bu “üst dilde”,  kusursuz karar verme koşullarını, yetkin proğram yürütme yasalarını  ve olağanüstü sonuç denetleme işlemlerini  görecektik. Bu unsurlar, herhangi bir nesne yada kimsenin hür ve muhtar iradesine  yer vermeyen, ama her varlığa gerektiği kadar meşiet ve  mantık veren, aşk ve şevk bağışlayan  veren  doğal bir süreçtir ki dua ettikleri sırat-ı müstakimi bulurlar.  Atomlar (zerreler) ve moleküllerin (hücre) mikro dünyasındaki dengede (kuantum dünyasında eğemen istatistik yasalarda) yada yıldızların (kürrele) ve galaksilerin makro dünyasındaki düzende (izafiyet dünyasında eğemen determine yasalarda)  hiç bir kusur yoktur. Kusur diye gördüklerimiz ise kendi yetersizliklerimiz, bilgisizliklerimiz ve beceriksizliklerimiz olacaktı.. Ama burada varlık ve özdeşlik (nedensellik) te,   eksik olan bir şey var: Yokluk ve özgürlük (amaçlılık) 

 Şimde bir siteye, bir şehre, bir ülkeye ve bir uygarlığa baktımızıda   BAŞKLARINI KURTARMAYA ÇALIŞAN AMA KENDİNİ DÜŞÜNEN bir  kadronun yada  bir zümrenin eğemenlik kurma çabasını gözleyecektik. İşlemler kusurlu olacaktı ama başkası adına, kamu hesabına ve toplum yararına çalışmalarda metrik senaryasuna benzer bir  prosedürü (menkibeyi) izleyecektik. Eğitilmekte ve yönetilmekte olan “alt dilin” gelişme ve evrilme sürecinde;  denemelerdeki  yanılmalarla, arıştırmalardaki  yanlışlarla, sorunların zorluklarıyla, çözümlerin eskiliğiyle, çarelerin yetersizliğiyle karşılaşmamız da dönel (tarihsel) bir gerçekliktir. Kusurlarla terklerle, tehirlerle, nisyanlarla, isyanlarla, ısrafla, zulumla malul bir dünya, ve bu dünyanın  kurtuluş ve düzeni adına yapılan kavgalar. Eksiklikler ve yetersizlikleri  kaldırma adına kandırmalar ve alınan özgürlük ve çalınan ekmek uğruna  dökmeler. 

Bu benzer kusurlu  yada kusursuz   süreçleri (olumları ve oluşumların ilişki ve bağıntılarını) tasarları (durumları ve konumların ilgi ve bağlarını)    yeterli bir bilimle müşahede edebilseydik, bu, sadece  tarihi tekillik ve bireysel farklılık çerçevesinde, “özü” aynı ama ifadesi birbirinden  gayrı bir  seramoni (müsamere) olacaktı. Bu öz, öz-gür olmayan ve gücü var sanılan  öz-gün eşyada da, öz-gür olan ama gücü yok görünen  öz-erk  eşhasda da bulunan gizemli akımı ve örtülü gezintiyi  temin eden bu hayat yolculuğunun ve şuur açılımının sırrı nedir ?

 İşte bu Neo’nun aşk ve merakla gece ve gündüz arayıp durduğu... 

Metriks filminde,  makro planda, dünya çapında bir iyilik ve özveri   senaryoda çizilmiş:  Siyahi  bilgenin ( (Morfis, idrakin tebliğcisi) ve beyaz liderle (Neo, iradenin temsilciği)  el ele vererek,  vefanın sadakatinin (Triniti) ve şekvanın hiyanetinin (Sayfır) çatışmaları gölgesinde, Kader ve Kahinin  gözleminde,  insanlığı kurtarma projesi konu edinmiş.

Metrikte, BİREYİN TOPLUMA KATKISI (iyilik/Molfis)  VE KİŞİNİN KAMUYU  KURTARMA ÇABASI (sorumluluk/Neo) hikayelendiriyor. Ama bunu yaparken, insan konusu,    kişisel  ve kamusal boyutlarıyla kompoze edilerek verilmiş ve  aynı zamanda (kurtarıcı / etkin / birey)  ve   (kurtarılan / edilgin / toplum)  ana unsurlarıyla ve  komple  olarak sunulmuş. 

Dört ana karakter, morfis (bilim), triniti (din) , sayfır (yinelenen ihanet)  ve neo (yenilenen sadakat); taşıdıkları (kavram ve kurumlarla)  yada göstergeledikleri (biçim ve içeriklerle)  ilişkisi biraz karmaşık görünebilir. Ama şemaya (s=metriksB) bakıp şematik görebilirseniz biraz kolaylaşacaktır. Sizi yenisini ve daha iyisini kurabilirsiniz.

Siyah kutulara içindekilere bir bakın:

üstteki  ALEM (mantık/idrak) ve AMİL (hass/duyum) unsurlarını görün. 
alttaki KIYMET (meşiet/irade)  ve  KUVVET (hiss/duygu) unsurlarını da.

Sonra bu kutuların içeren dairelerdeki (yumurtalardaki); 

mavi (vehim, makine, hakimiyet ve marifet) (yalancı düş) 
kırmızı (hakikat, cesed, hürriyet ve muhabbet) (acı gerçek)

tanımlamalarına dikkat edin. 

Kırmızılar maviye dönüşebileceği gibi, mavilerde kırmızıya dönüşebilir. 

Bütün sırr, ortadaki siyah alem, amil, kıymet ve kuvvet kavramlarını  iyi yönde kullanacak idrak ve iradeye sahib olmak, olmaya çalışmaktır. Yoksa malıdına,  evladına ve dünyayı sahip olmaya yada onları kurtarmaya çalışmak hem anlamsız hem  yararsızdır.

 Filmde mavi ve kırmızı değerleriyle  örgülenen senaryo (hikaye); 
gerçek bireylerin (KIRMIZI)  gücünün, yapay bireysel zekalara (MAVİ) karşı üstünlülğünü vurguluyor, her filimde kurgulandığı gibi, iyilerin (ebrarın)  kötülere (eşrara)  galip gelmesini anlatıyor. 

Diyeceksiniz ki iyilik yada kötülük nedir ? İyiliğin;  olumlu yapım, kötülüğün;  olumsuz yıkım, diye çok soyut ve genel  tanımlama geçiştirilemeyeceğeni bilinmasina  rağmen,  dilin aktarma eşiği atlanmadıkça çıplak gerçeklerin görülemeyeciğide bellidir. 

İyilerin, eninde sonunda dünyada kısmen ukbada  tamamen ve edebiyyen  kötülere galip gelmesi bir gerçektir. İkiyüzlülük, kötülerin  iyiliğe, özünü kurtarmaya yetmeyen,  saygısıdır.. Dünyada böyledir:  İyilik eğemen olmasaydı  dünya ilerlemez, tarih ikibini göstermezdi. Ukbada böyledir: Eğer hakka dayanan hakikat arayışı olmasaydı, özgürlüğün ve eşitliğin birlikteliğine  yani adaletin  peşinde olmazdık.. üretimin ve tüketimin beraberliğine yani iktisadın gerçekleşmesine çalışmazdık.. 

Adalet ve iktisadı sadece vicdanımız ve aklımız koymuyor kozmik yasa bize bunlara uymaya zorluyor.. ancak bu zorlama iradeyi görevlere uyma şeklinde değilde idraki  işlevlere çekme tarzında oluyor. Yoksa ahlak yasası anlamsız yada kişi ödevi amaçsız kalırdı.

 İnsan (kimse) ,  deyince imkan (mana ve gaye) caddesinde  gelen ve  giden iktisat  ve adalet  aklıma geliyor. Kainat,   (nesne) deyince mesafe (mekan ve zaman) zemininde durun ve yürüyen  tabiat ve tarih. Buradan insan ve kainat etkileşimine geçince de  hırs-ı iradesi ve hıfz-ı  hayatı güçlü, büyük adamlar ve fevki idrak ve tahtı şuuru güçlü,  büyük insanlar. 

Varlığın insan ve evren ucunda  yer alan mahiyet-İi NAKS (acz ve fakr)  hakikat-ı KASR. (terk ve tehir) ile boğuşup durum mahrum yaratıklar ve muhtaç yapılar. İdrak ve irade; kelimelerde örtülü diyalektik ve cisim ve zihin;  gerçeklerle örülü tezad. Bu örtülü bilinmez ve gizemli perde üstünde büyük adamlar dünyayı kurtarmaya uğraşırken büyük insanlarda kendini yani evreni bilmeye, anlamaya ve anlatmaya  çalışmışlar. (*2*)

Ancak fen, sanat, hikmet ve din etkinliklerimizin desteğinde üretim ve tüketim işletimimizi  sürdürebiliriz.. İlim ve ibadet gölgesinde yapılabilen ticaret ve siyasetle toplum süreklilik kazanır. Bu gerçekten habersiz bir tüketim amaçaları, ancak kötüleri üretecektir.    Gelişen üretim araçları her ne kadar kötülere   yeni imkanlar  sağlarsada, iyilerede aynı olanakları sunar..  Eğitim ilkelerinin ve yönetim ülkülerinin gelişmesini gücünü de yanına alan iyiler, bu amaçla   üretim araçlarından yararlanırsa kötülülüğün yıkıcı kolaylığına karşı, iyiliğin onarım yanı daha da güçlenir. Ancak iyiliğin yapıcı gücü,  kötülüğün yıkıcı gücüyle hiç bir zaman dengelenemez. Damla damla temiz- girdiler, kova kova  pis- girdilerle  başa çıkamaz. O zaman gerçek bireysel güç, tüzelleşerek  devreye girer yani “Rahmeti Gadabını Geçenin” kudret ve iradesini,  ihtiyar ve iktidarında duyan kurtarıcının nefesini,  ensesinde hisseden kurtarılanların vefakar, fedakar ve cefakar gayretiyle kurulan kadro, bu kadrolardan oluşan milletler  ve devletler,  aynen  zenci bilgenin gemisi gibi muzaffer bir mürettabatı taşıyan kabine olacaktır. 

Çünkü metriksin matematik dengesi ancak özgürlükle yenilebilir (yapıcı yıkım).  Zaten sisteme dışarıdan müdahele edilerek ağırlık olumlu tarafa verilimezse yada değilse, radyasyonun yayınımıyla (entoropi)   dağılma yada grivitasyonun çekimiyle çökme suretinde,  “eskime” yada “acıkma”nın ortaya çıkaracağı  olumsuzluk,  sistemi çökertir (yıkıcı yapım). 

Bu,

 nicel ve nitel  etki ve  tepkilerin eşitliği ve dengesi,
 sayıl ve sözel özgürlüğün ve egemenliğin denkliği ve uyumu, 
 sibernetik (iktisad) ve semiotik (adalet) yapı ve işlevlerde
 doğal düzen ve dönel dizgelerde,
 doğumun (hayat) ve ölümün (mevt)  yaratılması,
 olumun (imkan)  ve dirimin (ba’s)  yapılmasında, 
 eğemen olan süreçler, evrenseldir ve gerçektir. 

Bunları yıkmaya çalışan kendi yıkılır, adil bir karşılık olarak. 

Ancak  iyilik te dünyada tam galebe edemez, çünkü, bu geçici dünyada,  iyiliğin tanınması, bilinmesi anlaşılması için kötülüğünde bulunması gerekir. Yaz asıldır, kış yazı hazırlar. Zeval, kemali gösterecek, fena bekayı bildirecektir. Bu bir kader sırrıdır. Herkes bu dünyaya gelecek, eteğindeki taşı dökecektir. İnsanın karbon (hayat) bileşimi, kimi kömür, kimi elmas çıkacaktir. İnsanın  şuur  mürekkebi, kimi kalem tutacak kimi levha olacaktır. Ama insan türü misyonunu ifa edecek, uygarlık gelişimin zirvesine ulaşacak ve kulluk yetkinliğin evcine çıkacak, fakat güneş gibi tepede  duramayıp inişe gececektir. Bu deneme ve elenme için sabır gerekir, bu sınav ve yarışı kazananları belirlemek için beklemek gerekir.. herkese kendini anlama ve yaşama imkanı verilmesi gerekir.. her şeyden yüksek ve yüce olana açılan ve yönelen biricik arayüz ve araç özdeşliğin ve özgürlüğün ortaya çıkmasına fırsat vermek gerekir.. 

Dört kollu Karbon kimyasına ve dört bazlı genetik biolojisine bağlı hayat dönüşümleri bir ara-birimde olurken,   dört değerli (dır-değil-evet-hayat)  akıl çevirimlerini yaparken bir ara-yüzde gerçekleşir. Sizi bu dörtlü  yüzü öğrenmeye çağırı-yorum. 

Bu arayüzlere siz başka değişkenler atayabilirsiniz, ben  ilkine cisim ikincisine zihin diyorum. Zihin,  cismin dağının tepesindeki ve makinenin zirvesinin üstündeki,  idrak ve irade kanadını taşıyan özerk ve özgür bir kartaldır.  Cesed denilen sinir ve damar ağıyla örülü hayati cisim, şuur denilen  beyin ve yürek köküyle düğümlü  zihin, idrak ve iradeyi terbiye ve idare ederken kumanda, daima Süper-vizör’ün elindedir ve İç-Spiker ile bizi eğitir ve yönetir. Akıllar organizyonunun (Kitab-ı Mübin) ve iradelerin hiyerarşisinin (İmam-ı Mübin) tepesinde varlığı ve yokluluğu elinde, Basîr ve Sem’i “Kudret”Sahibi’nin , Alîm ve Hakîm “Rahmet” Maliki’nin öğrettiği “BEYAN”a uygun olan öğretiyi, büyük bir insan olan evrene yaşattığı gibi küçük bir evren olan insana  öğretmiştir.. Fakat nisyan ile malul insan  unuttu.. Hüda ve Zikir ile hatırlatılıyor. Batıda idealar alemi doğuda Alem-i Esma denilen varlık ve olaylar dünyasının ötesini fen, hikmet ve din etkinlikleriyle hatırlamaya uğraşıyoruz. Biz Kitab’a çalışıyoruz, Tenzil ile başkalarını da çağırıyoruz. 

 Bu çağrıyı duyanlar ve en güzeline uyanların birinci dersi,  cisim  metriksi okumaktır. Bunun eğitim ve öğretimini  resmi bilim, tek yanlı da olsa,  veriyor. Araştırma ve geliştirme, çıkar amaçlıda olsa, evriliyor. (okumak yani İKRA  ki gelecekte ve metrikste olduğu gibi bu bir bilgisayara data yada donenin aktarılması yani proğram yada diağram komutlarının yansıtılması gibi kolaylaşacaktır.) Sağlam kafanın sağlam beden üzerinde durduğunu ve bedenin sıhhatını korumak zorunda olduğumuzu “unutma”zsak geriye zihin kalıyor. 

Bu İKRA’ da  şuurun iki işlevi var: 

Birincisi,    idrak (fark ve temyiz)  işlevi , onu yerinde ve doğru kullanmayı öğrenmek YANİ KENDİNİ TERBİYE  (İHZAR).

İkincisi ,  irade (tercih ve tergib) görevi,  akıllara kendini kurtarmayı öğretmektir YANİ BAŞKASINI  İDARE  (İCRA).

Kendini ve başkasını terbiye ve idarenin sırasını ve yerini istikamet ve isabetle seçimindeki olumlu ve olumsuz kararların neden ve sonuçlarının ayrıntısına girmezsek metriksin ana konusu olan “aklın özgürleştirmesi” sorunsalını anlamaya girişelim: 
 

Bunun için, filmin ifadesiyle, 

Aklın özgür bırakılması gerekiyor.
Çünkü  metriksi arayan Neo’nun daha ötesine götürülmesi lazımgeliyor.
Bunun içinde, Neo’nun yenilenmesi ve inşa edilmesi icabediyor. 

Kader (İLİM)  ve Kudret  (İrade), 
Zaman (ASR) ve Kurtuluş (Adem-i husr:HALAS) 
Zaruret (nedenselllik) ve  Hürriyet (özgürlük), 
Mantık (özdeşlik)  ve Meşiet (amaçlılık)

Filmin senaryonusun ifadesiyle, 
yinelenen süreklilik; ilim, asr, zaruret ve mantık metriks 
ve yenilenen değişim; irade, halas, özgürlük ve amaçlılık  neo;
Bu dört karşıt kavram, determine ve istatistik yasaların sırrını anlamaya  açılan dört kapı.

Biz karşıtlıkla biliriz;  (marifet) bilmek için öğrenmek, öğrenmek için  ise yöntem gerekir. 
muhabbete ise nedensiz iradeye benzeyen ve nedensiz sevgiyi doğuran iyilik ve güzellik ve yetkinlik gibi değerlere yani güzellik’e aşık güzellik diyebiliriz. Sevgi, güzellik ve aşk. İşte muhteşem üçlü; bilgi ve  söz, us ve  dil muazzam dörtlüsünü tamamlayan. Tüm yedili, evrenlerin özeği ve evlerin odağı. Fatiha-i Şerifede her rekat ve her kıraatta lime lime açılır, lif lif saçılır.  Bunlardan “Aşk” bütün değerlerin açıldığı bir kapıdır. 

Bilgilerde hadd’ lar karşıtlarıyla açıklanır, değerlerde hatt’laryokluklarıyla anlaşılır. Nasıl karanlık ışığı tanıtırsa , yoksulluk  zenginliği aratır ve cennete çağırır. Nasıl sıcaklık soğuğu bildirirse, hastalık, sağlığa bir çağrı ve cehenneme bir uyarıdır. 

Salt güzellik bilinmez, salt  varlık, salt yetkinlik, salt iyilik gibi. Güzelliğin içine biraz çirkinlik katılır ki güzellik bilinsin. Çirkini en az olan güzellik,  bilinen en yüksek güzelliktir. Çirkinlik ise gözün  özüdür. Yani güzellik çirkinlikle bilinir, çirkinlik;  güzelliğin bilinmesi için araçtır. Yani her şey güzeldir yada doğrudan doğruya güzel, yada dolayısıyla güzeldir. Yani dolaylısı güzeli  bildiren ve dolaysızı gösteren güzel. 

Göz ise, güzelin en gözel yeri. En güzel göz,  gözeli gören ve güzeli seven göz.. Gözler ise o kadar çok tip ve türleri var ki...bütün görüntüleri, gösterileri, görüngüleri ve göstergeleri gören,  türlü türlü güzellikleri tad’an  diller ve eller;  çeşit çeşit özellikleri yad’an gönüller ve uslar da bir göz değil mi ?  ilgi ve bilgi  sevgi ve hoşgörü, hepsi bir nevi coşku (heyacan) ve şaşkınlık (hayranlık)  içinde bulunan bir görüler kümesi değilmidir ? 

Dış beş duyu gibi iç beş duyguyu ifade eden şu;  Sensual (nefsi) , entellektüel (akli) , emasyonel (kalbi) , motivasyonel (ruhi), eksiztansiyel (sadr) yaşamın bilim ve hukuk araştırmaları, sanat ve hikmet etkinlikleri ile gelişmesi ve fenni ilerlemelerin ötesindeki,  sırr-ı cereyandan çıkan ve rucu eden işlerin sırat-ı müstakime duasını   ve seyr-i deveran dönen ve hayat-ı sariyeye karışan süreçlerin hamd davasını içeren dini yetkinliklerin deneyimlerinin  zenginliği bizleri cezb, celb ve davet ediyor. 

Eğer gözlerin en doymazlarınından olan biri olan “merak” gözünüz açılmışsa  devam: 

Yeniden ele alıp, cesed gözü (basar) üstünde ki akıl gözü (nazar)dan başlarsak;
tanıma (işleme) ve belleme (saklama) den kalkarsak; 
Düşünme (tümevarım ve tümden gelim)  ve konuşma (söyleme ve dinleme)  bu karşıt süreçlerin açıklanması  gerekmez mi?

Anlama (bireşim ve çözümleme)  ve anlatma (doğrudan temsil ve dolaylı misal)  bu karşılıklı işlemlerin betimlenmesi gerekmez mi ? Anlama (fehm ve fıkh) için tadarak (haz) ve yadarak (hatr) yaşamak lazım

Elbette bu iş buradaki kurgulamalarla bitmez. Ayrıntılaştırmak ve örneklendirmek gerekir. Eleştirmek ve tartışmak lazım. Buna ayrılacak ilgi, tahsis edilecek zaman, gerçekleştirilecek imkan lazım. Yönelecek idrake gereksinimi var, yaklaşacak iradeye  de gerek duyar. 

TEKAMÜL etmek isteyen evrimciler!
KAMİL olmaya uğraşan devrimciler!
MÜKEMMELLİĞE yönelen gelişimciler!

Sizin bu olgunlaşmaya yönelik  ve yetkinleşme dönük GÜNÜNÜZ VE YOLUNUZUN  kanadı var: TERBİYE ve  İDARE

Terbiye, üretim ve tüketimde gerçekleştirirken  artırma ve azaltma ile 
kendini  denetim ve yönetim altına almaktır. 

Bu hikmetli bir yürüyüş italı bir İktasatı ve ikalı adaleti bir tutumu ister.

Terbiye bir idrak işidir.

İdare,  kaynakları ve erekleri işletirken  deneyim girişerek  ve  dayatımı görerek
Başkalarını kontrol ve koordine etmektir.

Bu sanatlı bir yaşama çok ince adil siyaseti ve muktesid ticareti gerektirir.

İdare bir irade işidir. 

Ama bu işler  ve süreçler, her zaman aleyhimize işler ve bize zarar verir.. İDRAKİMİZ yanılmadan  İRADEMİZ yanlıştan kurtulamaz. Eksiklikler ve yetersizlikler bitmez. Bu nedenle de zarar kaçınılmaz. 

Hiç bir zarar doğmadığını varsaysak dahi, zamanın bir gününün, bir saatinin, bir dakkasının ve bir saniyeysinin belki bir salisiyesinin geçmesi dahi (geçiciliği) dahi zarardır. Ne olur onu durdurun!  Durduramazsınız.  O zaman ne olur, onun bir anını kaçırmamak için ne lazım ise onu  yapalım. Onu elde etmek için verilmesi gerekiyorsa vazgeçelim. Tembelliğimizi durduralım, uyuşukluğumuza dur diyelim, midemizin esiri, uykumuzun meftunu ve zevklerimin mübtelası olmayalım.  İlke ve  yasa, ölçü ve kural, yol ve  yöntem, araç ve gereç, dayanç ve direnç, emek ve çaba,  uğraş ve çalışma hasılı  ne icabediyorsa temin edilim. 

Ama unutmayalım en iyi düşman ölü düşman olmadığı  gibi en iyi zamanda “olmayan” zaman değildir. Var olan ve bizi harekete geçiren zamandır. 

(ilerlemenin nedeni rekabet olduğu gibi “namaz”ın rakibi olan “zaman” da yetkinliğin sebebidir. Bu birbirini destekleyen  iki ters yatay  n.M.z eksenini dik kesen  düşey   eksen  ise,  nizam ve mizan’ı birleştiren  m.Z.n ekseninin birbirini besleyen uçlardır. Yani yatay (mekan/mesafe) M ve düşey (zaman/zemin) Z ekseni ile oluşan analitik düzlem,  Burada M, Adalet  (Mekan-ı zaman/namaz) arayüzü, Z, ise İktisat  (Zaman-ı nizam/mizan) arayüzüdür. Zem-zem gibi bereketli bu durumun tersi Zam-zam  diyen savurganlık ve saldırganlıktır. Kökü yalan ve aşırılığa dayanan bu iki mikrob ile,  benlik ve gösteriş  hastalığı yolsuzluk ve acımasızlık illeti ikiyüzlülük ve iki yönlülük sakatlığı  alır yürür. Bu düzensizlik, fitne ve fesatla doygun, füccar ve fasıklarla dolu küresel uygarlığın israfcı-faiz ve zulumlu-fuhuş ile kurulan işlevini bitiren, üretimini durduran  ve gelişimini tüketen kapitalizmin ikinci evresidir. Kurguyla kafanız karıştı ise ki büyük bir ihtimalle karışmıştır, o zaman yöntembilim şemalarında bu kavramları zoom yapmanız gerekecektir. O vakit siz daha iyisini de kurgulayabilir ve gerçekliğe biraz daha yaklaşabilirsiniz.) 

Zamanının aleyhimize çalışmasını lehimize çevirmek için zamanın diliniz bilmeliyiz. İşte o zaman zaman bize düşman olmaktan kurtarır dost ve yardımcı yaparız. Akılsız bir kuş gibi  bizi taşıyan havayı (zamanı)  önümüze engel görmeyelim; “Şu hava (zaman)  olmazsaydı  hızımı nasıl artırırdım!” diye düşünmeyelim. Ama namazda, zamanı kafamızdan silelim. Bir an  bile olsa,  bu an, şu  an-sız’ın,  son-suz’luğunu kaçırır. 

Bu Sohbet-i Bakiyede zamanı içeren; dünyayı, ukbayı, hesti ve terki, bırakmak gerekmekterdir. Za-MaN’ın  dili NaM-aZ’ın gönlünde  çözülür. Dili çözmek için “adam”ın alfabesini bilmek ve “nome’un şifresini öğrenmek gerekir. Batıda buna  Nous (namus)  ve Logos (Lafz)  demişlerdi. Her hangi bir söz ki ya bir bilgi belirtir yada bir buyruk yaptırır! Siz namazda okunun sözlerin belirtmek  ve yaptırmak istediğini okumuk istemiyor musunuz yoksa!
 
 

ARANAN KOD VE KAÇIRILAN SIR

Filmde ajanların elde etmek uğruna her şeyi yakıp yıktığı  “şifre”  neydi  ? ve molfis ve adamlarınıhn köşe bucak kaçırdığı anahtar kimdi ? 

Özgürlüğün nedeni olan bu komut ve eğemenliğin bedeli olan bu buyruk, varoluşun özü olan bu bilinmez bilgi ve kurtuluşun anahtarı olan gizemli söz, filmin ekseni teşkil eder..  “Açıl susam açıl” bütün hazinelerin girişi olsa gerek.. Aranılan değerin  bu suskunluğun “açılma”sı olduğuna kuşku yok! Ama onu  çağıran ses nedir,  buna atanan değişken nedir ?

Bu kod yada sır ne idi ya kim di ? Yapı mı işlev mi ?  Biçim mi ? içerik mi ? Sentaktik yapımı ? semantik işlev mi ? Birlik gerçeğimi  mi yoksa İyilik güzelliği mi ? Değişmeyi süreklilikle birlikte mi istiyorlar dı ? İnsanlar hep onu aradılar, ölümsüzlüğü verecek suyu, demiri altın yapacak simyayı ve serveti  ararken, gözleri göklerle buluşturacak asrolojiyi kurarken,  tükenmez kurtuluşu ve  bitmez eğemenliği mi düşlüyorlar dı ? Oysa hemen içlerinde ve şimdi yanıbaşlarındaydı ? Ama uzak gösterildi ki kimya ve astronomi kurulsun diye. Bunlarla kurulacak ümran ve harsla, iktisat ve adalete dayanan teknoloji ve İdeolojileri ile akide ve ahlakları sağlam ve sağlıklı  olsun diye..  Güç, Hakka uysun diye.. çünkü peygamberler maneviyat gibi maddiyatın da önderleriydi ve öncüleri idi.. Biz onu unuttuğumuzdan beri güçsüzlüğün ve kabalığın, geriliğin ve hoşgörüsüzlüğün  ve karanlığın ve bilgisizliğin sebebidir diye Şeriatı suçlatan olduk. Halbuki hepimiz  Şeraitin (koşulların) kulu idik. Şeriatta (kurallarda) bizim özgür irademize bırakılmıştı. Hatta şeraite bile  hayır der, hayatımıza son verebilirdik.  Şerait denilen evreni yöneten düzen ile şeriat denen insanı yöneten dizgenin  kökü bir değil mi ? Kanun ister nesneleri yönetsin ister kimseleri yönetsin, eğer kaynağı bir ise çatışması niçin düşünülsün ? Fen dine niçin aykırı olsun yada din fenden neden dışlansın ? Bu yanlış anlama ve eksit aktarmada, Şeriatı  suçlayanlar ve ondan  korkanların sorumluluğu  kadar onu bozanlar ve sanra ve onunla  korkutanların da  yükümlülüğü yok mu ?

Elbette nebiler ve velilerin bireysel ve kişisel olarak gösterdikleri mücizeler ve harikalar,  tür olarak ve insanlığın orta birikim ve gelişim gücüyle gerçekleştirilelcektir.. Bütün bu sırlar, doğruyu ve gerçeği arayışın altındadır,  iyi ve güzel bir insan olmada gizlidir.. Bu sırrı seyre dönüştürmek idrak ve iradenin emeği ve enerjisiyledir. Emeksiz hak olmaz, çabasız özgürlük kurulmaz.

İnsanın doğru  yolu bulması, bu enerjisine iyi   bir strateji  ister, güzel bir yürüme sıratı  olması gerekir. Şimdi  mezheb, meşreb, meslek, hizb, tarik, sebil gibi terimlere anlam atamaları bırakıp kısaca bu anlatmak istediğime yönetki (siyasa) desem, yöntemin (usulün)  opozitini (zıttını) koymuş olurmuyum ?  Yöneylem, ise; hem yönemi hem yönetki gereketiren  yani her türlü haml ve hamle, yöntemin kadrini ve yönetkinin sarfını gerektiren bir hareket ve fiildir. (KASTLI  FİİL, amdli ceal, talepli emr, matlub amel, kadrli sarf yani marifette ve muhabbeti içeren kıymet ve hayreti taşıyan  akd, ahd, ita ve ikadan kurulu ABD. – her halde Amerika Birleşik Devletlerini kasdetmiyorum - ) 

Evreni inceleme işini mütehassıs  bilimlere (fenlere) bırakan çağdaş felsefe (hikmet) harıl harıl insanı, dili, ileşitimi ve kastlı fiili  üzerine kafa yoruyor. Kişisel başarı kitabları bunun bireysel uygulama alanları. Motivasyonun özgür ve etkin yapılması yanında sağlam (salih) ve sağlam (sahih) olmasına uğraşmak işe herkesin derdi olmalı. ÇÜNKÜ BUNU KİMSE, KİMSEYE  ÖĞRETEMEZ, KENDİ  GERÇEKLEŞTİRİR. Nefse hakimiyet ve medeni cesaret yanında müstakim bir akıl ve salim bir kalbe sahib olmak dünya değerindeki her şeyin üzerindeki bir hedef ve vazife. Onun için birinci fariza ve ilk hizmet olmuştur. Kendini kurtaramayan zaten başkasını nasıl kurtarır ki ? Kurtardığını varsaysak bile  bunun kendisine ne yararı olur ki ?

Merkez ve muhitiyle, kavm ve rasuliyle, milletiyle ve devletiyle, teknoloji ve ideolojisiyle  kısaca birey ve toplumuyle yeniden inşa edilen, edilmekte olan ve edilecek olan uluslar ve uygarlık,  insan denen “gerçekliğin” seslendirilen bir beste ve güftesidir. Bu şarkı evrenin başka yerlerinde başka uygarlıklarca yada melekler ve ruhanilerce, daha yüksek yada daha düşük  bir seviye, okunabilir, onlar başka nelik ve gerçeklik  değişik bir özellik ve nitelik arzedebilir ama hepsinin özünde “insanın”  bu hamd ritmi (ibadet) ve dua (istiane) notası  vardır. İnsan kendine bağlanırken canını   sever ve benine  güvenir. Ferd, kimlik ve kişiliğini kurarken vaziyetine (duruşuna) ve haysiyetine (onuruna)  dikkat etmeli Çünkü; “Hamd” sırrı ibadetesiz  öz-övünmeyi yasaklar “Dua” sırrı inyetsiz öz-güveni engeller. Çünkü hayırlı (iyi)  ve kamil (yetkin) bu birlik sözünden dönmez  ve varlık kodunu unutmaz. “Kalu Bela”dan beri süregelen  bu öz eleştiri ile, sonsuza değin süren bu  diyaloğla,  Alem onu asarda zahir kılar, beyan onu  şuurda ayan eder, Fatiha onu salatta kiraat eder. İkra onun emrini yerine getirir. O emir hem özdeşlik hem özgürlüktür. Sadık  bir Emin’e tevdi edilmiştir. Bizim işimizde O’nun elindeki o Nurlu anahtarı (İman’ın gizemli  Kodunu) alıp her kapıyı açmaktır. Kısaca yöneylem (yönem/kasd eylem/fiil) betimlemem ne kadar beyana uygun ve metrikse yakın ? Birlik sözcüğü denen NESNELERİN VE KİMSELERİN Tanrılığını  yoksayma, yadsıma, yokumsama ve yoketme  tümcesini yani (La İlahe İlla Allah – Allah’dan başka ilah yoktur) dört sözcüğü, tek sözcükte toplamak dil ile mümkün değildir. Ancak gönülle olabilir. Bu nasıl olacak ? 

(Çünkü bu düzyazıyla,  düz yazının yavaş, yorucu ve süre alıcı kayıt ve koşullarıyla başa çıkamıyorum, yanlışlarını düzeltemiyorum, kurgularımı denetliyemiyorum, mazurum özür diliyorum)
 

İşte aklı özgür bırakmanın bir yolu dahi;   bilginin kaynağı düşünmeye hız katan ve süreklilik kazandıran, kanımca, “yöntembilimi” genelleştirmek, nesnelleştirmek ve yaygınlaştırmaktır. Ve bence yöntembilim (usul), kastlı fiilin birinci bir aracı olarak aklı özgür bırakmanın (imanın) birinci koşullarından biri..

  Özgürlürleştirmenin çeşitli;  bir kuvve (nefs) ve üç latifeyi  (aklı, kalbi ve ruhu) ilgilendiren,  yan ve yönleri vardır. Şuur’un hallaç pamuğu gibi atılması  ve zihnin didik didik edilmesi artık felsefenin ve en yeni hikmetin işidir. Burada bize düşen görev,  nüha (aklın)  kıstını formüle etmek  ve fuadın  (kalbin) vicdan  nısfını raporte etmektir.. Tekrar tekrar deneyerek, yeniden denetleyerek ve sürükli düzelterek bazı sonuçları ulaşmaktır. 

Böylece  dileyen özgür olarak istediği  temelden kalksın, istediğini dini, dilediği yolu seçsin,   sonra kendine özgü doğal düzenini veya törel dizgesini özerk olarak kursan.  Ama arada herkes özdeş, tümel ve genel olan akıl ilkelerini (yöntemi) kullansın.

Her şeyin bir bedeli var, özgür kalkışın ve özgün konuşun bir karşılığı olmalı: bu özdeş yöntemtir. Kurala ve ölçüye bağlı bir usul. Düzen içinde özgürlüğün, sorumlu ve yükümlü bir serbetliğin koşulu ortak akıl ve müşterek vicdandır. 

Zaten öylede yapılıyor, ama önyargılar ve saplantılar,  kültürel baskılar ve toplumsal dayatmalar bu yolu engelliyor, ama nereye kadar.. ne diyor neo, yine geleceğim ama siz korkuyorsunuz değişimden ve seçimden korkuyorsunuz.

  Ancak korkunun ecele faydası varmı ? 

Madem dünyadan eninde sonunda çıkacağız o zaman sonsuzca kalacak gibi yaşamak ve davranmak niye ? Madem her an bitebilir, o zaman önemli, öncelikli bu yüzden canalıcı ve değerli işlere öne almak ve gündeme koymak gerecektir. O zaman önemli, öncelikli, canalıcı, değerli olan zorunlu ve gerekli iş nedir ? Para kazanmak, bilgilenmek, günümüzü kurtarmak, işimizi başarmak yada başkasına yararlı olmak diye çeşitli cevaplar verilebilir. Fakat bana  sorarsınız; ölümü öldürmektir derim. Çünkü  bu canalıcı sorunu  çözümlemek ve yaşamverici soruyu yanıtlamak önemli bir çaba ve değerli bir uğraştır. Ölümü çözmek herbirimize düşen bir iştir fakat ölümü çözümlemek birlikte yapabileceğimiz bir düş. Bu yazılarla sizi buna çağırıyorum. Çünkü iyi bir insan, dünyada ölümle yok olamaz. İsmiyle yaşar; etkileri ve eserleriyle varlığını sürdürür. Sonra sonsuzlukta çekilen bu filmini izler. 

Teorik aklın (idraki) incelenmeside  Ruhun ve Tanrının varlığını düşünce dikatomileri olarak  gören Kant,  Pratik aklın (iradenin) incelenmesinde,  eylem alanında  faziletli insanlar, saadet görmeden gidiyorsa, rezaletin cezalandırıldığı ve faziletin saadetlendirildiği  bir  dünya bulunmalı yargısına ulaşır. İmamı Nursi’nin vurguladığı   gibi, “Mahkeme-i Kübra” kurulmalı. Özdeşlik iktisattan, özgürlükte adaletten yargılanmalı! Karşılığını alarak mutlu ve bağışlanarak kutlu olmalı.. Mutluluğun sırrı, inanılan bir çalışmada gizli;  kutluluğun seyri güvenilen içtenlikte örtülü. Onu arayıp bulmaya çabalamalı ve uğraşmalıyız.

Diyecekseniz ki yetti gari.. söyle şu kodu da kurtulalım! Dedim dört sözcüğü (anlamı)  tek sözcüğe  (kavrama)  indireceksiniz fakat yine  bir söz (anlam) olacak. Bütün anlam ve amaçları içeren birlik sözcüğü (Kelime-I Tevhid)  bir sözcüğe indirgenecek! . Kelime-I Tevhid iki cümleciği içeren  bir cümle.  Şimdi bu iki cümle tek cümleye indirgenebilir: Allahü Ekber. Özne: Allah (C.C.) Yüklem: Ekber. Bilindiği üzere özneler değer (ad)  yüklemler değişken (özellik) olarak alınabilirse “Allahü Ekber” tanımlaması (önermesi ve onaması) nın hem tanımlananı hem tanımlayanı sonsuz yetkinliği   ve salt birliğini içerdiğinden dilin tanımlanamaz ve bilinmez “O” (Hüve) sözcüğüne indirgenir. İşte bu noktada bütün anlamlar ve amaçlar toplanıp gönülde kaybolacak ki artık bu noktada dil bitip tükenecek ama konuşma yani söyleme ve dinleme sürüp gidecek. Marifet kıymette, kıymet muhabbette, muhabbet. Hayrette, hayret… ki ne hayret..  Bu noktadan sonra dil ve gönül arasındaki sağlam ve sağlıklı bir perde (iman ve sekine) olmadıkça, varolanı da ilim ve amel ile korunmadıkça, konuşma tükendikçe ve özeleştiri bittikçe, araştırma ve geliştirme durdukça, ilerleme ve yükselme kesildikçe,  sevgimiz yalancılık  olacak ve bilgimiz dedikodudan ibaret kalacak. İşte bunun için dostlar, aramaya ve okumaya devam edeceğiz. 
 

 ---------------------------------------

Son insan şehri Zyon’un uzantısıı Mölfis’nin gemisinin mürettebatının giysilerinin, köprüaltı  insanlarının  yoksulluğunu göstermesi, proğramın “sade”liğini, proğram komutlarının azlığını simgeler. Dışarıda insanların giysilerinin zenginliği ve gözalıcılığı diağramın  yani menü ve nesnelerin çoklulğunu ve çeşitliliğini andırır. 

Çokluk ve çeşitlilik  yenilik ve zenginlik,  geçicilik ve KÖTÜLÜK  dıştaki görünüşte  fakat tersine birlik ve sadelik, yinelilik ve tükenmezlik, kalıcılık ve İYİLİK  içteki gerçektedir. 

Eğer içtekini tasarım dıştakine biçim dersem sizi yanıltmış olurmuyum ? Belki. Daha önemlisi kötülük ve iyiliği bu şekilde kutuplamakla bu yanılgıyı artırmış olurmuyum ? Kesinlikle! Çünkü Kur’an-ı Azimişşan, “iman” gerçeğini tek terim-kavramla verirken hemen arkasından zikrettiği “amel” “SALİH amel ” ve  “AHSEN amel”  tanımlamasıyla çok anlamlı olarak veriyor ki kuru bir fotoğraf olan lisani ve felsefi bir anlatım  bu canlılığı ve zenginliği bozuyor. 

Şimdi günlük dilde biçim yerine tasarım yada tersine kullanım fark etmez. Ama bilimsel bir ifadede bulunacaksak, ciddi bir anlatım için,  terimlerimizi tanımlamak zorundayız.  Ama anlatabilmek için dile getirmek, dile getirmek için düşe götürmek, düşe götürmek için, bölmek ve parçalamak, bölüp ve parçalayınca da gerçeğin canlılığını, çok yanlılığlını yitirir, onu bir iki yana indirgerim. O zaman zorunlu olarak dilim dilim ve bölüm bölüm edeceksem, yöntembilimi kullanarak üstte görünen şekli yani terimi ve imge yada simge halinde olsun haz yada zikir halinde bulunsun  biçimi yerleştiriyorum. Tarz-ı şekil diyerek bunların sayısızca çeşitlendiriyorum. Altta gözlenen sureti yani anlamı ve kurgu yada bulgu halinde olsun hatır yada fikir halinde bulunsun içeriği yerleştiriyorum. Tavr-ı suret diyerek bunları sayısızca türlendiriyorum. Oysa günlük dilde, tavır, tarz, suret ve şekil birbiri yerine kullanılır. Şimdi bu tanımlamayı sözlükte bulumazsınır. Başka tam tamına başka bir kitapta da bulamazsınız. Bu bu kitaba hastır, yazarına ve yöntembilimine özgü bir ayırımdır. Özgürce seçtiği bir kurgudur. Başkaları onu, nesnelliğini onayladığı derecede, kullanımını  seçtiği ölçüde genelleşir. Her yazarın ayrı bir kurgusu ve buna bağlı terimonolojisi vardır ve kendince haklı gerekçeleri vardır. Ama bu demek değildir ki ortak bir dil ve müşterek bir zemin bulunmaz. Ancak günlük ve bilimsel dilden sanat ve hikmete doğru gidildikçe ortak zemin daralır. İşte “kod” ortak bir zeminde müşterek bir zamindir. Çok şeyi kapsayan bir zamirdir.  Genellikle bir kelimedir. Öyle ki bütün kelamları içeren bir tümce yada bir komuttur. “kod” hem nesnel ve genel  hem özel ve öznel bir şifredir ki genellikle bir ara yüzün bir tarafa bakan yanının giriş kapısını  teşkil eder. Onu bilirseniz, oradan girer öbür taraftan çıkarsınız. 

Kodların çözümü semiotik anlatım yükseldikçe zorlaşır. (signal/işaret/göstergeleme)den  (symbol / remz / simgeleme)’e, (model / misal  /örnekleme) ye  ve (metaphor /mecaz/ eğretileme)  ye doğru gittikçe kodların çözüm daha güçleşir. İlk ikisi tercümüman sentaktik çözümüne son ikiside mütercmin semantik çözümüne dayanır. Bu nedenle  mütercimlik tercümanlıktan zordur. (Nomos/isim/ad) mertebesinde, teşbih ve mecazı aşan gözlenme ve örtülme vardır. Bu üst dile ilişkin boyuttaki sırr, alt dildeki cifir yada şifre denilen çözücülerle çözülmez.  Örneğin, şimdi zaman ve zemin kadrosu içinde cerayan eden varlık ve olayları, yapı ve işlevleri, düşey alttan yüzey üstüne kadar görsel bir daire modelinde hem imgesel hemde  simgesel olarak anlatabiliriz. Analitik düzlemin sayıl ve nicel olarak ve matematik araç halinde kullanımını, yöntembilimimde sözel ve nitel olarak ve lojik bir araç  olarak deniyorum. Ama burada kullandığım mesela, alt yan, zemin ve imkan dan  kök, temel, taban, tavan, tepe, zirve ta  üst yan, zaman ve ihtimal  kavramlarını zaman ve mekan kadrosu dışında ve üst dilde kullanmak muhaldir. İmkan ve ihtimal dışıdır ve aklın yetkisi haricindedir. Ama akıl, düşünülebilir  dünyanın nesneleri olan kavramları, aslında duyulabilir dünyanın imgeleri olan simgelere  yükleyerek kullandığı gibi, düşünülebilir dünyanın üstündeki gerçekleri de düşünülebilir dünyanın nesneleri olan kavramları simge yaparak kullanmaktadır burada din ortaya çıkar. Esma-i İlahiyye anlama bu manadadır. Birlik ve iyilik ideasını salt ve yetkin en üst idea olarak gören Platon, her halde bu dünyayı felsefede ilk defa aralamıştır ve Jaspers ve B.Russel’in tasdıkiyle bunda başarılı başka bir kimsede yoktur. 

İsterseniz  şemaya bir bakalım: (s=metriksB) bir başka benzetme daha yapalım: Soldan sağa, aşağıdan yukarıya tek taraflı kırmızı oklar ile iki taraflı sarı okun keşiştiği merkez nokta çeşitli yanların  kavşakladığı yer dir ki bu yanlardan öbürünü geçmek, merkezdeki kodu bilmekle ve şifreyi çözmek mümkün olsun. Bu şifreyi koyanın kodu kurma kolaylığına  karşın onu bulmaya çalışanın  ne kadar zorlanacağı malum. Örneğin siz bir nesneye kolayca ad verir yada bir makineye zorlanmadan  şifre koyarsınız, o işi özelleştirir ve gizlerseniz. Başkaları bunu aklını ve olasılıkları kullanarak bulmaya ve çözmeye kalkarsa, sentaktik (beyan/söz-dizimsel)  bakımdan zorlanabilir  ama olanaksız değildir. Ama semantik  (maan/anlam-bilimsel) bir yükleme ise olanaksız gibidir. Birbirine çevrilebilir  alt dillerin sentaksını ve semantiğini aşan yüklemeleri çözmek  açıklamalarla mümkün değildir. Üst dilin alfebesi-şifresi öğretilmedikçe sırrı ve tılsımı  öğrenilmedikçe söylenenleri anlamakta  çok güçlük çekeriz. İşte din, hidayet dediğimiz aydınlığı ve ışığı anlamak bazan bir ömür alır. 

Başka bir misal yıllardır kullandığımdan analitik düzlem lojik olarak rahatça işletiyorum, fakat siz, belki de  ilk defa görüyorsunuz, anlamakta  çok zorlanıyorsunuz. Şimdi yöntembilimin anlatım tarzına geçiyorum:  Sağdaki ideo-proğram çevrel soldaki  tekno-diağram kutusu bu karşıtlığı simgeler. 

Aynı zamanda sağdaki  ideolojinin “Oda”sının yani içerinin, soldaki teknoloji “Ada”sını yani dışarısını kurduğunu, oluşturduğunu, açacağını ve yeneceğini anlatır. 

Dışarıda kötülüğün temsilcisi Makina ve Teknoloji adasının  ajanlarıyla, iyiliğin temsilcisi İnsan ve İdeoloji adasının son odasınıda elegeçirip imha etmek istemektedir. Çünkü biliyor ki eğer her şeyi istila ve ihata etmezse, en ufak bir kırıntı dahi bıraksa, o tohum gelişip kendini yokedecektir.  Sıcak kırmızı  ve soğuk mavi  gibi iyilik ve kötülükte birbiriyle büyük bir telaş içinde mücadele ederken,  karanlık varlık ve  aydınlık yokluk uçlarının hangisinin eğemenliğini kuracağını herkes pürtelaş merak ederken, ufkunun muntazırını  ve rabasının rasatını sorgularken KADER  ve KAHİN  gayet sakin ve çok huzurlu bir şekilde birbirini temaşa etmektedir... kader ve kahin arasındaki  iki uçtan soldaki   metriksin anahtarı proğram-zayon-kod’unu (özdeşlik sırrı) “beynin içinde” sorgularken  sağdaki  diağram-akıl-karakteri’ini (özgürlük sırrı)  “benin dışında”  aramaktadır. 

Buraya kadar yatay ekseni (MEDD)   sağ ve sol uçlarını dört beş opozit (karşıt) kavramın temsiliyle yani  müşahhas (somut)  olay ve kişilerin   tasvirine ve hikayesine, mücerret (soyut) gerçek ve olgularların atanmasıyla (tayin)   tanımlamaya ve açıklamaya çalıştım. 

Şimdi, sağdan sola doğru  akan cerayanin iki çizgisi (eğri-düz) , geçmişten geleceğe yönelen seyeranın iki sıratını (ilerleyen ve dalgalanan)  yani zaman vektörünün iki yinelenen ve yenilenen  akımını tasvir etseydim geçerli ve yürürlü bir  “tarih yorumu” anlatmış olurdum. Bu tarihin gelmiş geçmiş en büyük sosyologu olan İbni Haldun’un “Organizma Teorisi” olurdu. 

Burada kurguladığım yatay zaman ekseni,  zaman-zemin kadrosunun  görünen meddi fazıdır; koşullarıyla ve kurallarıyla oluşturduğu izafiyetlere (görecellikler)  ve ihtimaliyetler (olasılıklar) bilimin konusudur.  Bilim bir düşler dünyası değildir amma, büyüklerin  dünyasına göre çocuğun dünyası ne kadar gerçekse, taşı ve toprağı insan gibi canlı, ot ve ağaçlları insan gibi akıllı  ve tümüyle diri  ahiret hayatına göre dünya hayatı da o kadar gerçektir yani bir oyundur. Metriksin zarureti ve ayniyeti, tecrübeden ve akıldan farklı bir deneyim ve dayatımdır. ÇÜNKÜ:

METRİKS, Halktan başkadır. Suni bir yaratıştır. İlahi mülkün ifadesi tecrübe (CERB)’inden yani olumların yani  doğumların ve ölümlerin olumların ve dirimlerin, olabilirliklerin ve koşulların olanakların ve olasılıkların yeteneklerin açılamından ve yetkilerin kullanımından ibaret bir deneyimden başka bir yaşatımdır. Vaz’ ve va’d edilen bir kesret dünyası. 

METRİKS, Emrden başkasıdır. Yapay bir buyuruştur.  İlahi irade olan   ceberutun (CEBR) ise bildiğimiz eğemenliklerin, bağımsızlıkların, malikiyet(lik)lerin ve melikiyet(lik)lerin başka olduğu gibi özgürlüklerin, özgülüklerin, özerkliklerin, özelliklerin ötesindeki  bir dayatımdan başka zorunluluktur. Vacib ve Vucud olan vahdet dünyası. 

METRİKS, ülfet ve ünsiyet ile örülü, gaflet ve gabavetle örtülü, varsayımlı bir evrendir. alışkanlık ve alışkınlıklarımla gizlenmiş, sanı ve kanılarımızla perdelenmiş yapay bir dünyadır. Bilim ve dindeki evrim ve devrimlerle  perdeler ve örtüler yırtıkdıkça ve açıldıkça evren  ve insan hakkındaki kuramlarımızın değişmesi bu yüzdendir. Bu yüzyıla kadar yaptığımız metrikslerin belki  farkında değildik. Bundan sonra bilinçli ve istemli olarak severek ve hoşlanarak yapıyor ve bu cehennemin içine kendimizi ve başkalarını sokuyoruz. Metriks filmi bunun bir kurgusunu yapıyor ve örneğini veriyor. Dünyanın akıllı adamları da buna karşı çıkıyor. 

Filmin senaryosunda gerçeklik yani halk ve emr iki şekilde simgelenmiş. Emr,  suni bir program ve halk da yapay bir diağram olarak kurgulanıyor.  Adı üstünde  metriks filmi,  bir senaryo (hikaye), realite (gerçek) değil. Ama gerçekliğe  dair felsefi  yaklaşımları, bizim gerçekliği yorumlamamıza bir bakış  sağlamakta ve gelecekteki ufku görmekte yardımcı olmaktadır.  Onun senaryo haline getirdiği yorumulara katılırız, katılmayız bu bizim seçimimiz. Ama katılmasak dahi ortaya koyduğu evrensel kodlar üzerinde tartışma yapılması bence fevkalade yararlı olacaktır. 
 

Filminde kurguladığı gibi, sanal olarak dayatılan bir yapay deneyim (METRİKS) var mı dır ? Ya gerçekleştirilebilir mi ?   Aşırı materyalist ve aşarı idealistelere göre doğal ve dönel olarak vardır ve gerçektir. Ancak olmasa bile,  belki de,  fiziğimizin betimlediği zerre toz-gaz  (atom)una ilişkin kuramlarımız   gibi  imgel bir varlıktır (hayal). İnsanın nefsine  ve benine ilişkin psik kuramlarımızın açıklamaya uğraştığı  (ene tözü) gibi sanal bir varlıktır (vehm). İmgelerimizle oluşturduğumuz simgeler ile sanallıklarımızla oluşturduğumz kanılar “ışık” gibi hem gerçeği gösteren araç hem onu örten bir aygıt olarak karşımızda duruyor. Örneğin eşyaların görünmesi ışığa dayandığından, ışık ise hıza bağlı bulunduğundan on milyar ışık yılı ötesindeki evreni gözlem alanı dışına atmaya mecbur kaldığımız gibi gözümüzün duyarlığı dörtbin (kırmızı)  ile  yedibin angstrom (mavi) inrfa red ve ultra viyole ışınların gösterdiği dünyayı görmüyoruz. Bunlar kurgular değil bilimsel gerçekler olarak önerülüp öğretiliyor. Akledilebilir dünya, duyulabilir dünyanın ötesine çıkamayanlar için kapalı olduğu, alimin dünyası ve bilginin evreni, cahilin dünyasına kapalıdır. Özelin dünyası genele kapalıdır. İnananın dünyası, inanmaya kapalıdır. Bilenin dünyası bilmeyene kapalıdır.    Şimdi bütün bunlar  gibi simgelerin ve kanıların ötesindeki dünya da bize kapalı. “Görünmemek, tanınmamak, açıklanmamak, anlaşılmamak” lardan biriyi “olmamaya” kanıt gören bir cehalet (hakaret sayılan bilgisizlik manasını kastetmiyorum bilinmemezlik dercesi anlamında söylüyorum)  mertebesi için yoksaymak, yoklukla özdeşleştirilirse, bu kendilerine rahatlık sağlayabilir ama araştıranları  “kandırmaz.” Onlar kanıt ve kodu aramaya sürdürürler.

Hayal (imge) cesede  ve vehim (kurgu)  ruha ilişkindir ve ikiside “aklı” paylaşır. Biri gidince diğeri ortada kalmaz, geldiği yere gider. Diyagramdaki cesed vurulursa, içerideki ruh gider, proğramadaki ruh uçarsa dışarıdaki  cesed yaşamaz. 
Bazıları birine gerçek, öbürüne psödo (gölge) gerçek diyerek redderler. Kimileri ikisini birden kabullenerek çokluk karanlıkları içinde kalır.  Kimileri ise ikisini birden mütereddid kalarak,  kurgu ve imgeyi  kuşkunun gölgesinde bırakarak serinlemeye çalışır. Hasılı durum hiçte iç açıcı değildir; aydınlığı ve kurtuluşu aratır, bu arayış bazan bir bora olur beynimizde dünyamızı darmadığın eder .. bazan  kapkaranlık bir girdap olur beynimizde , yüreğimizi acılı  firkatlarla kanatır  ve sancılı hicranlara batırır..

Bu nedenle Necip FAZIL’ın şu şiirinde  olduğu gibi us (nüha) ve gönül (vicdan) yani “akıl” beynimizi burgulayan bir vidadır ve kurtuluşu aratır.

“Geldi ölümlü yalan, gitti ölümsüz gerçek.
  Siz yaşayan leşler, sizi kim diriltecek.
  Kaf dağını assalar, çekerde bir kıl.
  Bu ifritten sualin kılını çekmez akıl.”

Ha.. sahi buraya kod aramak için girmiştik! Hakkı Öcal hoca şifre ile parola kavgasını vere dursun bir de bu notasyona “kod” (normları kodifike, konsepte etmek ) bir de “mod” (formları modülasyon modifkasyon yapmak) nosyonlarının gizemini ekledik mi bütün dönüşüm ve çevirimleri açan bir sırra ermiş olurmuyuz ? olmazmıyız ? İşte cevabı yukarıda “kıl” (H-avl)  ve “akıl”.(K-avl) Yani HK-sız anomi ve HK-lı nomi. Yani logos ve cogito ile nomos ve nous arasındaki münasebet. Anlamsız ve anlamlı  dünya! Amaçsız  ve amaçlı insan! Sözcük-yazım, söz-dizim, kavram-tanım, anlam-bilim yanlış ve yanılışlarını gözardı etsek bile (Örneğin bu yazıda sebeb olduğum yanlışlar için özür diler eleştiri ve düzeltimlerinizi beklerim) Lisan (language) acaip bataklık ve korkunç uçurumlarla dolu bir ülke. “Kalbi”  olmayan fazla dolaşmasın! Böyle durumlar için Becelle beslenmek bile işe yaramaz.  Böyle  ülkede “kod”u bulursak bilginin tözüne ve sevginin közüne girersek sözün özünü bulacağız! Ve  KURTULACAĞIZ!. Bulamazsak sonsuza dek sanal kimsesizlik ve banal  yalnızlık çekeceğiz. Üstelik bu hale doğallık ve dönellik katarak mazeret beyan edeceğiz. Eh buda kurtulmanın bir türü bir yere kadar..

En iyisi sizi akledebilir dünyaya “matematiğe”  çağırayım. Düşünülebilir alemin sayıl ve sözel, nicel ve nitel kavramsal kategörilerine bir giriş yapalım. Oradan yöntembilimsel  yaklaşımı sunabiliriz. (*3*) 
 
 

BOŞ BENİN DÜŞ DÜNYASI

Bu dünyanın bir kanadı;  illet ile  yani nedensellik ve özdeşlik yasalarıyla betimlenir ve indirgenir. Gabavet ve gafletle gömüldüğümüz, ülfet ve ünsüyetle içinden çıkamadığımız ve “bilim” yaptığımız düş  dünyası. 

Alışkanlıklarla  ve alışkınlıklarla  çekici ve çelici, sanıların yüzeyselliği ve kanıların görünürlüğü üzerine kurduğumuzu dünya. 

İdeolojiyle kurduğumuz ve teknolojiyle boyadığımız cicili ve bicili dünya.

Bir insan bedeninde boğulan gözler. Ne kadar şaşırtıcı değil mi ? Yer genişliğinde taban ve gök genişlilğin tabana sığmayan ve evrenler kendisine dar gelen insanın iki metrelik çukura düşmesi ve mezara batması gibi, gözümüz, dışyüzde ve  dış tenselliğimiz (cinselliğimiz) batıyoruz ve karşı cinsin endamında ve simasında kayboluyuruz... bir öpüçükte batıyor, bir kaşık suda boğuluyoruz. Bir damla evrenleri dolduruyor, bir nefes evrenleri boşaltıyor.. doğrudur çünkü o öpücüğün, o suyun, o damlanın ve o nefesin ardında otuzbeşmilyar ışık yılı çapında evren var.. ki o evrenin 10 üssü eksi yirmisekiz santimetrelik bir çaptan çıktığını büyücüler veya dinciler  değil bilimciler  söylüyor.. bir şeyi,  her şey değerinde ise,  hiç bir şeyi  ve hiç bir saniyeyi yabana atmamak lazım gelirken biz; bazan hemencecik kabul ediyoruz, bazen çabucak reddediyoruz,  hükümleri hava gibi soluyor ve saatleri ise peynir ekmek gibi yiyoruz.. 

Çoğaltılarak ve çeşitlendirilerek zenginleştirilen ve kolaylaştırılan dünya. Yenilen gıdanın  tadı ve imgesi (hayali) ve yenilenen  eşyanın yadı ve angısı (hatırası)  kurduğumuz bu alem,  bir düş dünyasıdır, çünkü gerçeklikleri düşüncelerle kurarız. Olaylar ve olgulara   ilişkin neliklerin kuramları  ve gerçekliklerin bilgileri ile  kurduğumuz bu evrene  ilişkin fen ve felsefe etkinlikleri,  sürekli gelişmekte  ama özü itibariyle değişmekte.. Keza  oluşturduğumuz toplumsal ilişkilerimize ilişkin yasalar ve kurallar, kuramlar ve kurumlar, ahlak ve hukuk etkinlikleriyle oluşturduğumuz yollar ve yönelimler, bizim,  yaşamak yanında gerçeğe erişmek ve doğruya ulaşmak amacıyla da oluşturduğumuz çizgiler ve vektörler. Bütün bunları rasyonel ve reel ilkelere ve saptamalara görede yapsak da, kabli (önsel) ve ilahi (tanrısal) bir köke dayanmıyorsa, akıl ve hakikat dediğimiz şeyin bir ucu beyne dayanıyor ve  neticede bir düşünce kısaca bir fikir. Nitelikler ister birincil olsun ister ikincil sonuçta varlık yada olaya indirgenen bir rüya. 

Rüya ile Fikir yani düş ile düşünce arasındaki fark, belki,  “kök” ile “ek” arasındaki fark gibidir! Düşlencede desek, düşüncede desek, düşünme desek, düşleme desek hiç bir şey, bizi, düşün yer aldığı ruh denen gizemden yada beyin denen bilinmezden çıkaramaz. Verilerin (dış beş duyunun/göz, kulak, burun, dil ve deri) “tanıtlanamzları” ve kavramların (iş beş duygunun/vehim, sarf, derk, hafıza, hayal) “tanımlanamazları”  yani  sentetik ve analitik kökler, bize madde ve mana kavramlarını açamaz, ama biz açmaya çalışırız o başka.  Ama beyanımız bunları ne kadar ayan etsede, kitaptan yoksun bir akıl için bunların benimizin bir kurgu- düşü  yada kendimizin bir imge-düşü  olduğu dışında kesin bir bilgimiz yoktur, kati bir kavlimiz bulunmaz. O zaman her şey kaf dağının bir mit olur ve  onu bir “kıl”a asabiliriz; Kaf dağını assalar, çekerde bir kıl.
 

Bunların ne kadar gerçek ve ne kadar değerli olduğuna ilişkin kanı ve sanılarımızın ötesinde bunları oluşturan benimizin “boş” olduğunu bilmek korkunç, dünyamızın “düş” olduğunu anlamak ürkütücü  ve her şeyin bir “oyun” olduğunun farkına varmaksa, ciddi  bir insan için çok daha korkunç, özgür bir insan için  çok daha ürkütücü. Bu durum, aynen makinaların insan tarlalarında üretilen insanlarla aynı özellik ve nelikte olduğuzun farkına varmak gibidir. Hatta böyle bir dünyada yaşayan şöyle bir insan, o tarlalarda üretilen insanlardan daha aşağıdadır. Çünkü onlar bir pil işlevide görseler bir işe yarıyorlar oysa hayatı bir amaca hizmet etmeyen insan o değerde bile değildir.  Ama öyle bir kompleks  makenizmalarla alışkanlık ve alışkınlarımıza savunuyor ve öyle bir inanma gücüyle sanı ve kanılarımıza yapışıyoruz ki bu gerçeği açık ve seçik görememe (belki de bunun için görmek istemiyoruz) nedeniyle oluşan bir duygu yanılsaması (galat-ı hiss),  cehennemden beter olan yokluğu hissettirmiyen bu boş benin düş dünyasında daldığımız oyun yada oynattırıldığımız senaryo,  bize öyle hiçte  korkunç görünmüyor.  Çünkü bu dünyayı “ebedilik/sonsuzluk” rengiyle boyuyor ve “bakilik/kalıcılık” deseniyle işliyoruz. Eğer görüntü ile gerçek arasındaki farkı betimleyebilmiş yada anlatabilmişsem bunu Molfis’in tümcesiyle örneklendireyim: “Gerçeğin çölüne hoşgeldiniz.”

İşte bu yalın gerçek, Neo’nun  düş dünyasının bu ürpertici çağrışımlarını karşısında neden  kustuğunu açıklar. Hatta bu gerçeklik, “siccin”de mukayyed ruhların konumunu ve  “fi amedimmümeddede” de mahbus cesedlerin durumundan daha  korkunç. Çünkü makina tarlalarında kurulu yada siccin mahbeslerinde tutulu insanlar  hiç olmazsa “yokluk” la batıl ve “yoksunluk” malul değiller..  Ama Allah Azze ve Celle sizi ve bizi oraya düşürmesin. Amin. (sol üst köşe)
 

Şimdi, durmadan yenilenen ve  geçip giden  anlarla kurulu bu dünyayı yani kalıcı öz görüntüleri  yani emprik realitelerin faktumlarını, sinirsel etkileşimli simülasyonlarla  spiretüel fiksiyonlar olarak  sanal aleme aktardığımızda ve kafeslerinde mahpus uyuyanların sürekli rüyaları haline getirdiğimizde ve bu rüyaların konusunu karşı cinslerle oluşturduktan sonra kim bu yalancı cennetten çıkmak ister yada kim bu gerçek cehenneme girmek ister ?  Zaten bu rüyadan bizi uyandırsalardı, gerçekle muvazenemizi kuramaz, dünyaya intibak gücünü bulamazdık. Bu yüzden yeniden inşa edilmemiz gerekecekti. 
 
 

İşte insanın, bedenin ve beyninin kozmik yapı ve işlevini araştırması, kendinin ve beninin ontik varlığını sorgulaması,   bireyselliğinin kimlik  ve  kişiliğinin varoluşunu araması, duruşununun  ve onursallığının psiko-sosyal oluşumunu, yeniliyerek ve geliştirerek, “Tasarım”layıp kurgulaması  ve “Biçim”leyip uygulaması gösterir ki insan memelilerden bir memeli değil, topluma  katkıda bulunan hayvan üstü bir katman  ve evrene  katılan yaratana muhatab bir yaratıktır. Öyle olmazsa virüsten öte bir hastalık, hayvandan aşağı bir varlıktır.. (Sağ üst köşe) 

Eğer gerçeklik bir düş değilse, ki değildir çünkü düşü görecek bir gerçek beyin lazımdır ki  beyin de düş denilse yukarıdaki gerekçe yinelenir bu silsile sürür gider. Totolojik özdeşlikte kaybolur.  O zaman dil aygıtına başvurup beyin (nesne) ve gerçek (düş) arasındaki  (bilgi) ara yüzü aynasını kullansak   “cismimiz yeniden inşa edilmeden zihnimizi yenileyebilsek” somut ve soyut nesne ile aşkın ve kimse arasındaki farkı görürüz ve anlarız. Elbette dil örgülerinden ve düşünce tuzaklarından kurtulduğumuzu da varsayıyoruz.  Özdeşliğimizin sorumluluğunu “elimize” ve özgürlüğmüzün yükümlülüğünü “omuzumuza” alabilirsek, bu “tahmil” ve “tuhammil” ile  doğruları önerecek ve gerçeği onaylıyacak yetkiyi de alırız.  İlimlerin ve hükümlerimizin idrak ve iradesini taşısak,  tasavvur ve tasdiklerimizin ihtiyar ve iktidarını hesabını versek, bu “beraat”  ve “bereket” ile  imkandan (olanak, olasılık ve olabilirliklerden), lazım ve  vacib varlığa geçebiliriz. Bu nedenle işimizi oluşturan gücümüzün ve düşümüzün  gerçekleştirerek; zorunlu  ve gerekli köklü,  bedihi (apaçık dış) ve bedii (özgün iç) yönlü kat’i (kesin)  varlığı olumlar, vaz’ ve va’ad edilen dünyayı  yokluğa mahkum etmekten kurtarır ve  hayale mahbus olmaktan kurtuluruz. Solumuzu  ve sağımızı birleştirerek önümüzü görebiliriz. Yoksa solculuk ve sağcılık yanpirikliğinde ilerlemenin sonu boş  ve  düştür. 

Gerçeklik ve düş karşılıklı bir varoluş..  düşünüş ve varoluş birbirine bağlı bir kuruluş. Boşa gitmemeli, böyle geçmemeli.. Dünyanın ve ukbanın yalan ve gerçeği ayrılmalı (fark)   insan kör bir imge, boş bir kurgu olmadığını açığa çıkarmalıyız (temyiz). Yaşadığmız günde tercih edebileceğimiz bir yol bulunmalı, ilerlediğimiz yolda tergib edeceğimiz bir yön olmalı.

 Fenadan Bekaya geçebiliriz! Geçemememiz olasılığını kaldırmaz.  Bu  pek açık. İmkandan Vucuba yönelebiliriz! Yönelmemek olmamasını gerektirmez.  Şu çok kesin. 
Bu sözlerin  açık ve net gösterimi ise düz yazının ötesine geçen dilegetirme ve düşe götürmelerele mümkün olduğundan,  bu gerçekliğin,  yokumsaması yada yadsınması tartışmasını ilerletmiyorum.. Sadece idrakimizi genişletme, irademizi yükseltmeye ve kendimizi  yeniden inşa etmeye davet  (çağrı)  ile  ve dava (yorum)  ediyorum. Yani HAMDE ve DUAYA çağırı-yorum.

 Önümüzde iki yol görünüyor: Birincisi  sanal bir bağımsızlıktan yola çıkarsak,  bizi robotlar gibi başkaları “yineleyip” inşa edecek ama biz kendimizi özerk bireyler sanacağız. İkincisi  bağımsızlığı salt varlığa özgü kılıp  özgür olarak kendi kendimizi “yenileme” olanağı bulacağız. Kapıları biz yapmıyoruz. “O’nlar’ı” önümüzde buluyoruz.  Bunun anlamı, yaşadığımız düş değil gerçektir. Ama içeriye  girmeye yada dışarıda kalmağa çağrılıyoruz. Bu “O” ile tanımlanan nesne ve kimse olmayan, uzama ve süreye bağlı kalmayan salt bir buyruk, bağımsız iş, yetkin  düş, tam güç, tüm gerçek, kesin doğru, sonsuz iyi, eşsiz güzel.. karşısında bulunduğumuzu gösterir. Ama önüne getirildiğimiz kapıları biz açıyoruz. Duruşumuz çok önemli.. Merkez (özek)  yada muhit (çevrel) bir yerde  ..  yatay veya düşey bir konumda.. O’nu ve onlar’ı ayırmada, beni ve başkalarını değerlendirme bu yer ve konum belirleyici.. şimdi bu dilsel deyimlerin ve geometrik tanımların  modelistik örtülerini kaldırdığımızı  ve metaforik perdelerini yırttığımızı varsayarsak,  bu , özgür bir bireyi ve  özerk bir eylemci bir kimliği bulduğumuzu  özgün bir kimse ve  özgü bir kişiliği  kurduğumuz  anlamına gelir. Biçimin ana hatları ve dokunun ayrıntılırını “özelleştirmede”  seçim bize ve size kalmış!

 İsterseniz “kapıya kadar” getiren Hazreti  Mevlana’yı dinleyelim; gel! Töbeni on kere yüz kere bin kere de bozsan yine gel.  Ve  eksen ve yörüngelerinde dönen atomlar ve galaksiler gibi dönelim, saf ve tavafları dolduralım. “Secde”de açısal çapımız sıfıra indirgendiğinde yatay konumdan düşey konuma geçeriz. Bütün dış alıcı ve vericiler kapanır, iç-yüz açılır: İşte Tekbir. Allahü Ekber. Bizi Tevhide ve Rasule  çağırıyor. O zaman sözün özünü buluruz. Yeter ki yine o zatın deyişiyle, ya göründüğümüz gibi olalım, yada olduğumuz gibi görünelim. Bu oluşun adına varoluş, bu görünüşün adına süreç diyebiliriz. Ama bütün görüntü ve gösterileri aşan içten bir varoluş ve etkin bir süreç.. ilki varlığın göstergesi ikincisi sonsuzluğun görüngüsü. Bunun anlamı,  alt dilin basit bir sinyalisazyonu ve edilgin bir sembolizmanı olmasın ötesinde  üst dilin  yinelenen bir model (MİSAL) ve yenilenen bir metafor (MECAZ) olmaktır. Yani günlük dil ve ortak duyunun, nesnel dil ve bilimin, kimsel dil ve hikmetin üstünde  ve ötesinde esma ve sıfat perdesinde yansımaktır. Yanılmanın  ve yanılsamanın çok çok üstünde bu kulluk makamını beğenmeyenler kendi sanal gerçeklik ve banal güzelliklerini sürdürebilirler.. Ama onlara karşı Ludwig WİTTEGENSTEİN’İN   uyarısını hatırlatmak zorundayım. (*4*)

Eğer felak ve infilakı saymazsak..  işte size iki hilkat (1)  ve fıtrat (2) , Bir de birincisi ibda (3)  yani hiçten icad (4) ,   ikincisi inşa (5)  yani varolandan imal (6) . Birde halk-ı beriyye ve şerr-i beriyye (7). Şimdi yedi  terimin   hepsini hakikisini ve mecazi kavramlarını nazara almadan “yaratış”diyorlar. Bu deyimlerin tanımlama ayrıntısına inmeden “inşa”dan bir başlaya lım! (Ne yapalım ki  yoksulluk dilde başlar..  gerikalmışlığımıza şaşmamak lazım. Bu yoksullardan biri olmak hasebiyle mazur görülmemi istiyorum) 
 
 

“İNSANIN İNŞASI”

Televizyonda  seyretmiştim..   bütün dinleri birleştirdiğini söyleyen bir tarikatın liderinin kocaman heykelini dinamitle, inifilak ettirerek,  izinsiz inşa ettiklerinden, yıkmışlar. Tarikat mensupları da Talibanın Buda heykellerine yaptıklarının aynısı bu demişler. Haberi veren kanalda ama o heykeller  yüzlerce yıl önce yapıldı, bu “kaçak yapı”   her halde 90lı yıllarda inşa edilmiş.

İnsan inşacılarının büyüklerinden biri olan Buda ve o dinler birleştiren tarikatın Lideri (ismini almadım),  inşa edilen maddi ve manevi heykeller bana metrikste “insanın imalatını”  hatırlattı. İnsanların,  ilmiyle amil ve faziletleriyle kamil  insanları kendilerine önder ve örnek almakta olduğu insanların “heykellerini” (ikonları, putları)  inşa etmekteki  tutkunluğu,  bana, insanın özgür ve etkin  varoluşunu hergün yeniden inşa etmesini çağrıştırdı. Gelin bizde kendi heykelimizi içimizde kendimiz yapalım. Hadi direnmeyin biz kendi varoluşumuz kendimiz kuruyoruz, gerçekliğe bir resmin ardından baktığınızı inkar etmeyin, böyle olursa o resmi ve o heykeli daha güzel inşa etme şevki, gücü ve olanağı buluruz. Yoksa gerçek diye kurduğmuz puta esir oluruz. Zaten başkaları  bizleri inşa ediyorlar. Kimliği ve kişiliği mahva ve medya denilen  iki değirmen taşı arasında öğütülen çağdaş insan manzaraları ile her biri bir evren öneminde ve değerinde olan “çift nun olan mimleri” insanı  ve cinni   unufak ederek,  özlem ve beklentilerini de eriterek; toplumu tüketken,  ulusu  savurgan ve insanı saldırgan yaparak mutsuz ve kutsuz ediyor.. Öyleyse doğruluğa ve gerçekliğe inançla  güvenerek ve iyiliği ve güzelliği erdemle bağlanarak, idrak ve irademizi tanıyarak, MANTIĞIMIZI VE MEŞİETİMİZİ İNŞA EDEREK,  bu mahva ve medyadan adlı değirmenden, kimlik ve kişiliğimizi kurtaralım. 

İnsanların önderleri, öğretmenleri, öncüleri ve örnekleri her zaman bireyselliğin önemini kanıtlamışlardır, beceri ve başarıları ile topluma yaptıkları katkılarla.. çalışarak kendini yücelten yüksek dehaları ve çalışmalarını minnetle anıyoruz. 

Bu olağanüstü kabiliyetlere,  şerefli kahramanlara karşı insanlar bazan yansıyanı kaynak  zannederek aşırı önem vererek neredeyse bazılarına tanrısal güçler ve özellikler atfetmişler. Onların adlarını ve resimlerini  başlarına bela etmişler, gönüllerine tanrı yapmışlar.. Bazanda  hüda ile destekli    selim kalbler ve nurani kaynakla beslenen  müstakim akıllar,  insanların maddi ve manevi ihtiyaçlarını karşılayan bilgi ve buyrukları taşıyan eserler (kitap ve ayetler) ve talebeler (adet ve sünnetler) bırakmışlar.  Büyük (hayırlı) âdemlerle ve büyük (pürşer) beşerlerin ilişkilerinin bir hasılası olan tarihsel bir süreçle, bizim gibi küçük insanlar yapım  yada yıkım denilen iki yana çekilirken bir kısmımızın  “iki yönlü” (zayıfken iyi güçlüyken kötü) , bir kısmımızı iki yüzlü (görünüşte güzel gerçekte çirkin) varoluş sergilenmiş.

Saf kötü yada saf iyi insanlar çok az. Ama insanlığın seyri, “merkezi gücü”  elegeçirenin bunlardan hangisi olduğu belirler gibi görünüyor. Makinanın süpervizorü kimse sahibi ve sorumlusuda odur.. Ama asıl önemli olan soru, Osmanziya yada Matematikselin kendi bilgisayarlarının süpervizörü oldukları gibi cesed makinalarının da  süpervizörü olup olmadığı sorusudur. Makinalarımız bize nasıl itaat ediyorsa ve onlardan  bilgisayar proğramlama ve işletmenliğini bildiğimiz kadar yararlanabiliyorsak aynı durum cesedimiz makinalarımız içinde geçerli. Nasıl makinaya virüs musallat olursa cesedede alışkanlık vs. musallat olur. Onları temizlemeliyiz. Çünkü her birey,  nesnel vucud makinasından ve orada yerleşen öznel dünyadan  ve onda yansıyan genel dünyadan ibaret özel dünyasının sahibi ve sorumlusudur. Bireyin bu özel dünyasındaki  eğemenliği başka; nesnel, öznel, genel ve nesnel  dünyaları etkilediği ve/veya etkilemediği oranda yükümlülük ve sorumluluğuda artar. Bu nedenle özgürlüğün kazanılması ve korunulması,  bu eğemenliğin ve etkinliğin büyüdüğü ve/veya küçüldüğü oranda zorlaşır ve/veya kolaylaşır.
Dünyayı kurtaracak Neo yüz yılda inşa edilmişti...  on yıl da yada bin yıl da sürse.. insanın inşası önemlidir. Hele insanın kendi sürekli yeniliyerek kendini yine inşası ise önemliden daha önemli...  İnsanın kendinde sırrı keşfetmesi ve dünyası seyretmesinden daha büyük bir hadise var mı ? Şayet özgürlükle kendinden geçmiş, özerklikle benini delmiş ve özüne ermiş  ise.. kapalı cesedinde  özeklenmemiş, karanlık benliğinde odaklanmamış ve çıkarcı bencilliğinde ödeşleşmemişse..

Buraya kadar olanları özetlersek; zamanın aleyhimize işlediğine kimse itiraz edemez. Kör bir idrak, boş bir irade ve yalancı bir dünyada bulunduğumuz ise hem gerçek hem değil. Şimdi bu iki halde birini kanıtlamak yada diğerini kanıtsamak olasılığı ile karşı karşıyayız. Yani birini kendimizi kanıtlıyor görüyoruz ama başkaları savı kanıtsadığımızın farkında.. Ve karşıtı bir durum.. Çoğu filimler iyimser biter. Ama bilim iyimser ve kötümser olmayı bize bırakır.. Bence iyimser olmak, iyi olmaktan yüksektir. Benimsiyorsanız diğer olasılıklara geçebiliriz: 
 
 

“Bunlar diğer olasılıklar!”





demişti kahinin yardımcısı..
 

Eğer Neo başarılı olmasaydı, “kaşığın olmadığını” farkedebilen yeni bir tohum ekilecek, yeni bir çicek açacak, yeni bir meyve verecek ve çekirdek taşıyacak yeni bir “ağ-aç” inşa ve imal edilecekti..Yani ağ, açılacaktı.. 

 Ben/ene/ego  iki vechiyle bir ara yüzdür: Pemgamberler ve veliler  filozoıflar ve alimler,  hep cihangirler ve hükümdarlarla imparatorlarla ve krallarla karşılıklı  bir kutup  olarak  insanlığı polarize etmiş, ilerleme ve dinamizim vermiştir diye düşünüyorum.. 

Neo kurtarmada başarısız olsa bile, değer olasılıklar devreye girecek ve Büyük âdemların tutkusu, büyük beşerlerin hırsı olan “dünyayı kurtarma yada tersinden dünyayı ele geçirme” işlevi başlıyacaktı.. Arito ile Büyük İskender, İmamı Gazali ile Nizamülmülk..  Tarihte yüzlerce binlerce kez yinelenen olay yenilenecek  ve bir kurtarıcı doğacaktı.

Başkası olması bile,  kendimizi kurtaramasak ya elegeçiremesek te,  sen yada ben siz yada biz, dünyayı kurtarmaya yada elegeçirmeye çalışırız..  Ama doğrusu kendimizi kurtarmamız ve elegeçirmemiz... Kendini kurtaramayan başkasını kurtarsa bile,  bu kurtarma, bir adamın dünyayı tahribine kurtarma adının verilmesi ya da kendini  falan lider sanan bir delinin tatminini  yada bir şarlatandan kendini kandırmasından ibarettir.. Ama bütün bu gibi olumsuz durum ve tehlikeler,  bir bilim, makam ve mal adamının topluma hizmet şevkini önlemez ve insanın kamusal yönünü ortadan kaldırmaz. Toplumu bireyi korur, bireyde topluma katkı yapmak ve suretle  bu işe  yardım ve katkıda bulunur. 

Başkaları onu anlamasada üstelik alaylasada hatta assada; cehaletten ve esaretten kurtulma umudunu  susturmak,  aydınlığa ve özgürlüğe kavuşma özlemini kırmak, yoksulluktan ve yokluktan kurtarma ufkunu örtmek, mutlululuğa ve kutluluğa kavuşturma beklentisini yıkmak mümkün değildir. Kurtuluş ve kazanış,  her insanın içinde bir sırrıdır.. İnsanın kendisi pes ederek geriye döner  ve kendini  kurtaramaz o başka mesele.. iradenin özgürlük davası ile  kaderin eğemenlik daveti nasıl karşı karşıya gelirse, insanın kendindeki sır ile beniyle kavgaya tutuşması ile  dünyanın özündeki seyr için başkasına sevgiyle yanaşması  karşı karşıya gelir.. özgürlük ve eğemenlik birbirini tutarsa; birliğe yönelir ve teklik gerçekleşir; Sır O’nun elindedir, Seyr O’na gider. Tutmazsa, devre kapanır ve  tutarsızlık akımı  durdurur. 

Değişimden ve akımdan (doğrunun gerçeğe çevriminden)  ve Seçimden ve ilerlemeden (iyiliğe güzelliğe dönüşümünden).. “korkuyorsunuz ama yine geleceğim”  demişti Neo giderken. 

Çünkü olanaklar ve olasılıklar bitmez. Özellikler ve nitelikler tükenmez. Nesnelerin ve kimselerin yeti ve yetenekleri alan alan aşama aşama açılır ve saçılır.  Olabilirliğin makul ve muhal uçları arasında tarih  yinelenir ve olaylar cereyan eder, tabiat yenilenir ve aslına rucu eder: “Halk” ile  beyan olunur, “Emr” icra edilir.  Çünkü Kader, kahine yeteri kadar yedek yükler. 

Halk, idrakin dış karşılığı,
Emr, iradenin dış yansıması,
Beyan ise,  bütün varoluşun (kalb:sadrın/şuurun/nüha)  açığa çıkma (lisan:hasıla/hayata/lügaya) sürecidir desek doğruyu mu söylemiş oluruz ? 

Lakin’ler, Fakat’lar, Lakad’lar, Oysa’lar Ancak’lar, But’lar ile konulan şart ve kayıtlarla anlatmaya çalıştığımız olanaklar ve olasılıklarıyla, özellik ve özgülüklerle,  nicelik ve niteliklerle koşullu ve kurallı dünya, çokluk alemi ve geçici ülke sizi boğuyor ve bir-tek salta geçmek mi istiyorsunuz ?  Demek kendini inşa etmek, diliyorsunuz. Az olsun ama kendi yaptığım-ettiğim olsun,  küçük olsun ama benim olsun, diyorsanız.  O zaman sabırlı olun özgürlüğün iki yönüyle karşı karşıya kalırısınız. Dil tuzağına düşmek istemiyorsanız gönlünüz sesini dinleyelim! Düşün okyanusunuda  kaybolmamak içinde başkalarının dilinin eleştirisiyle denetlenelim.  Dikkatli olun çok ters şeyler var fakat birbirine o kadar benzer ki sınavı geçmek için dersimize iyi çalışmalısınız. İyilik ederken kötülük, kötülük ederken iyilik edebilirsiniz. Özgürlüğünüzü  düşünürken esir, esirliğliniz ileri sürülürken özgür olabilirsiniz. 

Çünkü : Deneme ve yanılma süreciyle, alışkanlıklar ve alışkınlıklardaki bütün  kandırış ve aldatışlar bir bir elenir,  ayıklanır, arındırılır; yeterince sabır ve direnç gösteririsek. Araştırma ve geliştirmeyle; sanılar ve kanılardaki bütün yalanlar ayırd edilir  ve  yanlışlar açığa çıkar gerçekler, doğrular  gösterilir; gerektiği kadar bekler ve dayanırsak.. evrimsel yolla bütün olumlar.. evre evre, evren evren, aşama aşama, alan alan zaman ve mekan kadrosunda yansılatalacaktır. Bilime saygı gösterelim: sadece bu günkü birikimiyle, evrenin, sadece madde açısından, on üssü eksi yirmisekiz (çapı-kütle-yoğunluk) undan on üssü artı yirmisekiz (çapa-kütle-yoğunluk) una sıralanan tarih vektöründe  görünen skalanın çizdiği spektrum, ve bu görüntünün  önü ve ardı, bütün hayal ve vehimleri yıkacak güçtedir.  Lakin bu gücü saltlaştırıp karşımıza put olarak dikmeyelem. Çünkü kişisel olarak da ölümün doğumuyla,  evrensel olarak dirilişin devrimiyle,  bir anda tüm yanılgılar biter ve tüm iyilikler ve güzellikleri daha bir açık seçik görmeye başlarız..  Artık herkes tamamiyle anlar ki  yokluğun yoksunluğunun yoksulluğu  yanında cehennem bir gül bahçesi, cennet ise varlık ülkesidir. Ama o bahçe luzumsuz ve o  ülkeye ucuz değil? 

Yokluğun, yoksunluğun ve yoksulluğun,  karanlığını ve korkunçluğunu örtmek amacıyla, ayrığılın  ve ölümün acısını ve sıkıntısını örtmek için konulan bütün yönelim ve saplantılar.. materyalizm ve spritüealizm, realizm ve idealizm,  varlığın ve yaşamın sürekliliğini sağlamak için kurulan bütün yaklaşım ve önyargılar  ateizm ve satanizm, reankarnasyon ve meditasyon.. gerçeğin bir parçasını kalbinde bütünleştirme büyütme ve yüceltme  uğraşıları.. geri kalanını da aklında örtme ve yoksayma, yokumsama ve yadsıma çabaları.. yalancıda olsa, kurguda olsa, sanalda olsa, bir cennet yaratmak için değilmi ? İnsanlara bir cenneti feda ettirmek için onlara başka bir cennet vad ediliyor ?  bir arayışın bir arayüzün önü,  başka bir kurtuluşla bir arayüzle  kesiliyor ? Aklınızı gerip koparmak istemem ama özgürlüğün edinilmesi için gerçeğin sergilenmesinden başka çare var mı? Kolay olacak dememiştim ve ben sadece ve sadece gerçeği vadettim diyordu Morfis  Neo’ya. 

Önyargılar atom-dan daha  parçalanmazsa  ve çıkarlar yer-çekiminden daha güçlüsye ki öyledirler.. insan  her zaman  düşün lehinde gerçeğin aleyhinde olur ama o zaman da,   zaman zaman aleyhimize işler.. Ama zaman zaman insan,   zerre ile  kürrenin arasındaki Hücrede mahbus insancık, şu cesed denen  gökadaya bir baksa, onun bir sistemi olan beyin denen odacığına bir baksa, onun on milyarda biri olan bir nöro-kutusuna bir girse, onda hayatın ve ölümün  bütün hesap ve hendeselerinin yapıldığını görmez mi ? Biraz daha baksa, aileden zümreye giden yolu,  ferden cemiyete geçer medeniyeti, rasülden kavma yansıyan kurtuluşu “ene”si (ben/ego) içinde bulmaz mı ? Bulur.. ama evrimsel, devrimsel ve dirimsel süreçlerin birinden  giderse.. Ama o aramayı bırakıp beklemeyi de  seçebilir! Zamanın gelip kendisine çaprmasını, metriksin onu içine çekmesini, kaderin onu perçeminden yakalamasını!

 Din adına, ideoloji uğruna, sistem tasasıyla, rejim kaygısıyla kurgulanan dünyanın altında sisli gerçek ve örtülü varlık ne zaman açığa çıkacak ? 

Gözlenen yaratılışın  ardında gizemli ülkeler , gizlenen  buyuruluşun  altında bilinmez uluslar keşfedilmek için bizi beklemiyor mu ? 

Zamanın geçmiş ve geleceğinde tüllenmiş olgular ve olaylar şuhudun gaybında olmadığını inkar edebilecek akıl varmıdır ?

Mekanın makro ve mikrosunda perdelenmiş kürreler ve zerreler mülkün melekutunda saklanmış olmadığını nefyedecek bir kalb bulunabilir mi ?

  İrreal ve irrasyonel gerçekleri görmeyinin hadi kalbi yok da aklı durmuş yada dumura  uğramamış mıdır. 

Metafiziği ve parapsiği reddedenin, tutarsız  ve mantıksız  olduğunu doğuda  GAZALI  göstermedimi, batıda KANT  kanıtlamadı mı ? 
 

Dış beş duyusu duyum eşikleriyle kapalı ve aklı diyalektikle yanlarla duvarlı bir varlık, her şeyi kendinden ibaret sanıyor ise ona bir diyeceğimiz olamaz. 

Ama bir hakikatı arıyorsa, o zaman: Taassub donukluğu ve inad katılğı nereye kadar devam edebilir ?  cehalet ve dalalet  karanlığının gecesi ne zamana kadar sürer ? Hükmüpeşin ve fikrisabit  acaba neyin  yanlılığı  ve bağlılığıdır ? Kanıtsız  hayır deme  ve belgesiz değilleme acaba kime  düşmanlık ve kime dostluktur ? işte bunlar hep kader sırrıdır ki zamanı gelince bu sırlar açılır ama “zaman her zaman aleyhimize işler.” 

Zaten kader, mekere (tuzağa)  meker kurar. “az-kaz uz-kaz ya melun boyunca kaz” denir.  Çünkü kendisi içine düşecektir. Kaldıki kader çoğu zaman kazayı iptal eder ve sahibine ata eder; kaderin icrasını bırakır ve hatasını nizasını bağışlar, sehiv ve kusurunu örter. Bazen de sahibinin aklını alır, hükmünü icra eder, sonra o aklı iade eder, o da eyvah ben ne yaptım diye dövünür. Yani aktör, suflör’ün (Melek ilhamı yad Şeytan vesvesesi) GİZLİ sözlerini yinler, aktarır, yansıtır ve gerçekleştirir. Yani her türlü İCRA; ya kaderdir, ya mekerdir, ya kazadır, ya atadır. Cereyan hamledilen, kaderin  tasarrufudur. Seyeran emredilen, iradenin hakimiyetidir.  Vehb O’nunla bizim özgürlüğümüz arasındadır.  Kesb ise ömrümüzü ve aklımızı çalıştırdığımız kadardır. 

Yanlışımı Yaratan bağışlaşın, doğrusunu birisi bana açıklasın. Çünkü yine dır-dıra başladım. Zira tabiat,  tarih, imkan, zaman, felek ve kader hep külli terimler  ve câmi kelimeler, kartezyenik koordinatlarda nokta nokta açılması gereken kavramlardır.

Ama “telsim TAMAMEN KURGUSAL çoştu bir kere” düz yazımın ve yetersiz üslubumun  elverdiği kadar anlatmaya devam edeceğim. 

Cereyan eden tarihi bir senaryo (hikaye) ile ferdi bir hayat seyri ( menkibe) birbiriyle ilişkilidir. Ufukta görülenler hakkında oluşturulan olanaklar ve olasılıklar (nazariye), belirli sırada yürütülen aşamaların bir sonucu  ve belirli sürede gerçekleştirilen basamakların bir ucudur ki bu rollar sahibelerine oynatılır (menasik). 

Şimdi vaz’-edilen tabiat ve va’d-edilen tarih olan kainatın küçültülmüş bir örneği olan insan, Kendisine önerilen rolü (menasik), aklına açılan olabilirlikleri (nazariye), kalbine yüklenilen çizgiyi (menkibe) ve ruhuna üfrülen emri (hikaye) yani bu dördünü birden düşünürsek  kısaca (kaderi), tutar ve/veya  tutmaz. Bu ona bırakılmış bir seçim! Çünkü insan özgürdür!

Biz kimseler olarak özgürsek, DİRAC gibi inanıyorum ki nesneler de özgürdür. Atomlar ve yıldızlarda özgür. Ama bu özgülüğün ve özgünlüğün  türü, kapsamı ve içlemi, mahiyeten derece derece, keyfiyeten kademe kademe, değişiktir ve biz onlara frontal, istatistik, random, belirsizlik, kuantum, izafiyet gibi adlar verir ve tanımlar yaparız. O yüzden nesneler ve kimselerin istemleri (duaları),  izdırarı, istidadi, ihtiyaci   ve kavli farklı farklıdır. Ama şunu hiç unutmamalıyız ki yaratılanların hepsinden özgür olan YARATAN’dır. O ne herkesin dalından kopardığı elma ağacı gibi bir nesne, ne de astığı astık kestiği kestip totaliter bir kimse. Felsfenin mutlak , kelamın vucub, Kur’an-ı Azimüşşan’ın Allahü-s-“Samed” dediği hür ve muhtar varlıktır. Hatta bu tanımlar bile bir simge perdesi altındadır. VE en güzeli “Hüve” terimiyle..  tanımlanamayan “O”dur. Dillerle anlaşılmaz ve anlatılmaz ama gönüllerle tanınan ve sevilen Ma’budumuz, Maksudumz, Matlubumuz ve Mahbubumuzdur. 

Özgürlüğü için Yaradanını kanıtsayan kimse, her şeyden önce özgürlüğün kendisini  yadsır ve tutarsız olur. Çelişkiyi tutarsızlıktan ayıramayan kafasız ise kafasını koparır. Bilgisizlik karanlığı bütün karanlıkların anasıdır. Beyin, beyanı beynetmiyorsa neylesin ona kitap yada hitap. Miskin ve atıl kalan, kutupların bir ucuna çekilir, sola yada sağa saplanır, ileri gidemez. Eğer inşa yolunda yürüyorsanız ilk önce sola girer (İdrak ve Halk) sonra sağa (İrade ve Emr)  gideriz doğal olarak sonra giderken de yine doğal olarak  şimali  (sol lob, sol görü)  yemini  (sağ lob, sağ duyu) yalpalayabiliriz. Bizim iki ayağımız ve iki kolumuz olduğu gibi iki yanımız vardır. Bazan iki yüzlü oluruz; iyi görünürüz ama kötüyüzdür. Bazan iki yönlü bulunuz; iyiyizdir ama etki ve yetkiyi ele geçirince kötü yönümüz açığa çıkar. Demekki  sol kötü yada sağ iyi demiyorum. Ötede kötülerin kitabın soldan verilmesi solun kötülüğün özü olduğu anlamına gelmez, sadece gelişme aşamasının ilk durağı, yetkinlik süreciinin birinci önceki aşaması ve ilerleme yönünün öndeki kapısı anlamına gelirki zaman vektörünün ardındaki (gidişin önündeki) önündekinden  (gidişin ardındaki) daha  iyidir, daha güzeldir, daha doğrudur ve daha gerçektir anlamında sağa  değer ve önem verildiğini gösterir. Yoksa solda hiç bir şey yok demek değildir. Solcuda olsa çoğu insan sağ ve sol elini kullandığın yerler ayrıdır. Bu beynin ve hiyjenin koşullandırdığı ve kurallandırdığı bir gerçektir.  Geride olduğu için, gerici kaldığı için yerilmiştir sol. Bir türlü önünü ve ileriye görmediği için eleştirilmiştir. Yenilik adına yaptığı gelişim işlevini  yıkıcılıkta kullandığı için sol, hep eleştirilmiştir. Gelenek adına yaptığı koruma görevini  durağanlıkta kullandığı için sağ, hep tartışılmıştır.  Şimdi sola ve soğa yalpalamadan öne doğru ilerleyen, öncülük yolunda kendisini inşa etmeye uğraşan insan, idrakini ve cesedeni, iradesini ve ruhunu devre dışı bırakıyor mu ? Sol ve sağ her zaman birbirini besleyen ve gerektiren yanlarımız. İşte birlik, yetkinlik ve tamlık,  her ikisinide sürekli dengeli ve uyumlu götüren, yerinde ve ilerleten yolda kullanan bir gidiştir. Bu çocuklarımıza ve kadınlarımıza öğretilen, eğitilen ve eğitenlerimize belletilen,  “Vakıa” süresinde  anlatılan  sabıkunların (öncülerin)  yoludur. Zenginliğin ve bereketin yolu bu ilerici tutumdadır.  Geride kalmanın ve gericiliğin kimseye yararı yoktur. İnsanın kendini inşa etmesinin ilk adımı, “iki günü eşit olan aldanmıştır” (yani geride kalmıştır)  “vakıasından” ( olguların geçmişten geleceğe doğru ilerlediği gerçeğinden) hareketle, zamanın aleyhine çalışmaması için onu bilgi ve deneyimle,  beceri ve başarıyla, kurtuluş ve kazanışla değerlendirmek olacaktır. 

Hem nesnelere ve kimselere verilen bütün bu dua ve özgürlüklerin kökeni O’ndadır. Bu eğemenliği (amiriyeti)  görmemek, özgürlülüğün (muhtariyetin)  yadsınmasıyla eşdeğerdir. İki taraftan birinin hakimiyet ve amiriyeti, diğerlerinin  hürriyetini ve muhtarıyetini  kaldırır mı? Kaldırmaz..  eğer hakim olan taraf koyduğu hakka riayet ediyor ve vazettiği hukuku uyuyorsa. Eğer eğemenlik özgülüğü kaldırırsa..  devlet karşısında vatandaşların özgürlüğü kağıt üzerinde kalmaz mı ? Kağıt üzerinde ise mahkemeler de suçlular niçin sorumlu tutuluyor ve  yargılanıyor ? Hasılı  eğemenliği ve yazgıya (hakimi ve takdirini) (birlik seyrini)  inkar eden, iyi yada kötü  iradeyi (teklik sırrını)  dahi  inkar etmiş olur. O zaman konuşacak ve tartışacak bir şey yok demektir. Zaten en iyisi bu konuları fazla  konuşmamaktır.  Matemaktiksel kareş, zaten siz bu konuyu açmasanız bende konuşmayacaktım. Ama açıldı, bende evrensel kod haline gelen metriks filmin senaryosunu baz alarak modelli bir örnek üzerinde kavramsal tartışma yapıyorum. Ancak gerçeğini  Allah (c.c) bilir.

Bu durumda işin doğrusu, bize geçici olarak verilen özgürlüğü ve yetkiyi GÜZEL kullanmak! İkincil olduğundan hesabı sorulacak olan eğemenlik yükünü İYİ taşımak! 

Çirkinlik ve kötülükten arınarak sorumluluktan ve yükümlülükten kurtulmak.

Bunun içinde akılcı olduğumuz kadar gerçekçi olmak, bilgiye olduğu kadar inanca sarılmak, kazanmayı beklediğimiz kadar kaybetmeyede razı olmak, kurtulmayı umduğumuz kadar yırtılmaktan da korkmak. 

Yani iki taraflı bakmak ve iki yanı bütünlemek. Bu birliğe ve yetkinliğe götüren ılımlı yol. 

Sağ duyu, ikiye  bakıp bir görmektir. Bunun adına terkip (bileştirme/sentez) diyorlar. 

Sol görü, bire bakıp iki görmektir. Buna da tahlil (çözümleme/analiz) diyorlar.

Bir yana yaslanmış ve fakat  onu her şey saymamış bir insana gerekir ki karşı tarafı yok saymasın. Nası sol veya sağ  elimi ve lobumuzu çıkartıp atamazsak bu yanlarıda yoksayamayız, yokumsayamız ve yadsıyamayız.   İşte bu noktada tahlil ile tahribi (yıkma) , terkib ile tamiri onarma)  birbirinden ayırmak lazım. Çünkü birinin sonucu HUSRAN ve felak öbürünün ki HALAS ve felah. İhlas ve tevhid suresinden sonra gelen “Kul euzü birabbil-felak” ile başlaşan  FELAK süresinde açıklandığı gibi,  evren bir kere infilak etti hepimizi infilah olması için.. o gün bu gün minarlerde hayyealel-FELAH çağrısı yinelenir.. Namazın  FATİHA’sına özendirilir: Zamanda sayısız evrenlerin açılması için. 

  İdrakimizdeki  yokumsamalar (nefy) ve kanıtsamalar (isbat)dan DIR ve DEĞİL’e varıncaya değin NÜHA’nen gittiği TASAR ve ÖNERME yolunu çizmek ve MANTIĞI açmak ve açıklamak istiyorum...

İrademizdeki yadsımalar (redd) ve benimseler (kabul) den EVET ve HAYIR’a varıncaya kadar sürdüğü VİCDAN’ın KARAR ve ONAMA yolunu çizmek ve MEŞİETİ anlamak ve anlatmak diliyorum... 

Kontrol ve koordine edemediğimiz mevlid (doğum) ve mevt (ölüm) uçlarının, geçmişten geleceğe akan YATAY  zaman çizgisi üzerinde bulunduğnu şemaya bakarak görebiliriz. Eğer yaşamımızı ve ömrümüzü  düzenlemek, şuurumuzu ve aklımızı denetlemek istiyorsak, ki bu idrak ve irademize yüklenilen bir işlev ve görevdir, bu ödevi yerine getirmek için öğrenmek ve bilgilenmek için durmak ve dinlenmeksizin çalışmalıyız. Bil Gates gibi makinanın başında saatlerce günlerce çalışmalıyız. Ta ki kader bize tock tock diye Neo gibi uyandırsın ve uyarsın. 

Öyle ise buyurun kendimizi yeniden inşa edelim:  Yeni bir motivasyon verelim. Duruşumu gözden geçirelim, üretimimizi artıralım, kimliğimizi sorgulayalım, kişiliğimizi özeliştiri süzgecinden geçirelim. Yardım için kişisel gelişim kitaplarından yararlanalım. Gerekirse bu konudaki eğitimlere paracıklarımızı dökelim. Hadi ne olur GEÇİKMEYİN ve  ERTELEMEYİN, ÜŞENMEYİN ve GEVŞEMEYİN,  BIRAKMAYIN ve  DÖNMEYİN.  Midenizin açını  doldurmak ve kalbinizi doğrultmak için  günü yaşayın ki yolu bulasınız!.. Çünkü İdrakini çalıştırmayan atılların,  uyuyanlardan farkı yoktur. Zira onlar  gece ve gündüzden ibaret gününü gaflet ve tembellikle geçirirler;  dünün, bugünün ve yarının ayırdında olamazlar.

Çünkü iradesini kullanmayan batılların,  aldananlardan farkı yoktur. Zira onlar yanlardan ve yönlerden ibaret olan yollarını karanlık ve kötülükle saptırırlar; aşırının, saldırının ve aldanışın zararını düşünemezler. 

İnsanın inşasında atılacak iki temel olan idrak ve iradenin örtülü ve perdeli  olmasının iki nedeni olan yalan ve küfr, onun  gününü karartır ve yolunu kapatır. Çünkü sorumluluk duyguları (hukuksal duyarlılıkları) eksitir doğrudan kaçanların,   sorgulamaları  (bilimsel düşünceleri)  yetersizdir gerçeği örtenlerin . 

Bu ciddiyetsizlikleri ile, bu yatay düzlemde,  önlerinde bir sed va arkalarına bir sed çekilir geçmiş denetimi ve gelecek yönetimi yapamazlar. 

Zaten düşey eksende tepeleri duyum eşikleriyle  buğulanmış, tabanları akıl çelişkileri ile tüllenmiştir. 

Arayışları yararsızdır.
 

Gelecek sefer DÜŞEY eksende buluşmak üzere..
 

-------------------------

Yaşam “pil”i

Güneşin merkez katmanlarınde her saniyede 564 milyon ton hidrojen (bir numaralı atom), 560 milyon ton helyum (iki numaralı atom)a dönüşmekte, böylece geri kalan (4) milyon ton ise, ısı ve ışık enerjisi olarak uzaya saçılmaktadır. Bu enerjinin bir milyarda biri dünyamıza düşer. Her birimizi ne kadar iner siz hesaplayın.. Lamba ve sobanızın enerjisi için  ne kadar “ücret” ödüyoruz ? Eğer zamanda hesaplayacak “nakit” bulamıyorsak namazda kitaplayacak “vakit” bulabiliriz! Çünkü vakit, nakittir. 

Gelecek,   gökten gelen bu kaynağı, uygarlığının benzini haline getirmişse ve makinalarını bununla besliyorsa ve  belki sırf bu nedenle yada başka bir olgu  “göklerin karartılması” sonucu, benzin ve besinin kökü kurutulmuşsa insanların uygarlığı ve makinaların “hayatı” tehlikede demektir. Çünkü uygarlık makinalara da “bireysel zeka” vermiş ve makinalar “hayatlarını koruma” güdüsüyle insanlarla beraber çölde açlıktan kıvranan iki kişi  durumuna düşmüştür. 

İkisi birlikte kurtulamayacağına yada iki birlikte göz göre göre ölüme gidemeyeceğine göre biri kurtulacak diğeri ölecektir; yani birisi diğerini yiyecektir. İnsan makinayı (cansızı) yiyemeyeceğine göre, makina insanı (canlıyı) enerjisini dönüştürerek yada enerjisini kullanarak yiyecektir. 

Metriksin kurgusu böyle.. Yaşam için enerji gerekir. Yaşam şuur için bir alet ve vasıtadır. Ama “yaşam”, bireysel bir zeka haline gelen “makina”da bir  amaç haline gelmiş ve kendini sürdürme isteği, koruma güdüsü ve varoluş ülküsü olmuşsa, artık bağımlı olduğu enerji vazgeçilmiş bir araç haline gelecektir. Belki gerçekte  bir amaç olacaktır.   Her halde bir araç olan servet yapmayı amaç haline getiren dialektik tutumunun, parayı biricik erek yapan insanlarda görülen bu ters tavrın,  bu sibernetik-semiotik bir kompoze olan makinenin mekanik mahiyetine çok daha yaraşır. 

Yaşam, enerji (madde) ile şuur (mana) ortasındaki “ara” yerinde üste çıkmak için şuuru tercih edip kendini feda ederek  üste çıkmamışsa,  korunmak için “yaşam” kendini tercih  ederek, hizmeti bırakarak ücrete yapımışsa, kendine  “şuur”a feda etmemiş ise,  yaşam haline gelen makinanın yada makine haline şuurun  yapacağı şey, cansız +bitki+hayvan+şuur bileşiminden ibaret olan insanı ayrıştırarak bitki+hayvan canlı  bileşenini cansız enerjiye dönüştürmek olacaktır. Böylece  şuur,   artık ve değersiz  bir bileşen olarak atılacaktır. Bizim ölen insanları mezara gömmemiz gibi. Eğer onları bir kimse olarak değil de bir nesne olarak görseydik her halde Sabun fabrikasına yollardık. Metrikst makineler ise sıvalaştırıp benzin yada kan yapıyorlar.  Ve bu durumda olan bir insan sadece bir “pil” olarak kalacaktır. 

İşte makinaların  sadece yaşam için, yaşamın bağımlı olduğu enerji için, tek kaynak kalan insanı, onun  şuuruna yalancı düş dünyasını meme yaparak, atıl bir durumda besleyip onların yaşam enerjilerinden beslenmeleri çok  onursuz ve acımasız bir alışveriştir.  insan  için bu  iğrenç gerçeği kabullenmek öylesine korkunçtur ki Neo’yu kusturuyor. 

Kendilerini makina sayan yada makina gibi yaşayan insanlar, eğer başkalarına yararları yoksa yada bir makinaya bile pil olamıyorlarsa, gerçek şu ki, “insan tarlalarındaki”  insanlardan daha düşük  bir durumda ve daha aşağılayacı konumda değilmidir ? Eğer bir amaca adanmamışsa hayat, bir ülkü uğruna mücahedeye, bir ülke adına  mücadeleye, bir başka hayata (ahirete) feda edilmemişse yaşamın ne değeri olabilir ki ? Onun içindir bu gibi gerçeğin açıklanması karşısında  akıllar  tepki gösterir. Görmek istemez. Allah’a ve ahirete inanmamaya, karşı kanıtlar bulmaya, savunma makenizması kurmaya eğilimlidirler, daha da  yapamıyorlarsa düşünmemeye, unutmaya ve uyutulmaya yönelirler. Onun için belli bir kıvama ve  belli bir yaşa gelmeyen insanların akıllarını özgürleştirerek bu yalın gerçekleri göstermek onların boşluğa düşmesine sebeb olur. Boş ve anlamsız bir hayat önlerine çıktı mı, bu yokluk zirvesi,  uçurumun tepesi gibi onu aşağıya düşürmeye çekimlidir. Düşüş çetin olur. Onun için belli bir seviyeye gelmeden bazı insanların  aklının perdeli kalmasında maslahat var.. Belki arayan insanın kendisi bulmalı.. 

İnsan nesne ile kimseyi fark etmeli, araç ile amaç arasındaki ayırıma dikkat etmeli.. insan, başka insanları araç olan bir nesne, bir makine, bir aygıt olarak görmemeli.. alçak duyguları ve düşük çıkarları için satmamalı Allah”ın ayetlerini.. Yoksa kendi o hale gelir hemde otomatikman. Ne kadar yükseğe çıkarsa çıksın, eğemenliğini ne kadar artırırsa artırsın o artık, kaderin makinesidir ve metriksin aygıtıdır. Bu geçici dünyada sadece rolün oynayan bir aktörden başkası olamaz. Şimdi bu gerçeğin  başkasının aniden göstermesi tehlikeli olabilir..  tebliğ etmeli fakat mecbur bırakmamalı.. Kimse,  amaç ve özgürlük.. İşte üç nelik.. Kimsenin özgürlüğünü kazanması amaç ise özgür müdür yoksa değil midir ? Özgürlüğü için nesneleri ve kimseleri, araçları ve amaçları feda etmeli mi etmemeli mi ? Ne kadar ücret  ve kuvet topluyor ve ne kadar eğemen ve yüksek oluyorsa ve o oranda dilediğini yapma gücünü  ve yeteneğini kazanıyorsa ve bu neden  başka insanları daha çok  çizme ve  ezme, daha fazla kullanma ve sömürme imkanı elde ediyorsa ve böyle  özgürlüğü ve yetkisi buna bağlı olarak eğemenliği  daha da artıyorsa  şimdi bu insan özgür müdür yoksa değil midir ?   Bu durmda gücü ve düşü birleştiren iş    “merdiven”ini  bırakıyor ve kendimizi boşluğa salıyoruz.. aşağı düşüp ölüyor muyuz yoksa bir kuş olup uçtuğumuzu mu  fark ediyoruz ? Demek ki nesne olandaki yaşamsal  güç (İKTİDAR, kuvvet/kudret – erk/güç)  ile kimse olanda ki  olan şuur .........................
........      (İHTİYAR, düş/ özerk - muhtar/fikir)   ile birleşirse,  ya hak (dolu) yada batıl (boş)  bir sonuç ortaya çıkacak. Bu halk ve emr arasındaki ilişki, bu idrak ve irade münasebeti, bu terbiye ve idare.. bir çok işler..  NASIL OLACAK ?  Bütün bunların  “sırrı”nı  ve “tafsil ve tefsiri”ni  size ve bize  bırakıyorum ! Zaten ÖZGÜRLÜĞÜ/HÜRRİYETİ  “amacı  örtülü  bir  sınav”  ve “sonucu perdeli  bir yarışma” haline getiren de  olan bu “acı fakat açık gerçek”  tir. Belki de  bunun için  göremez,  belki görmez,  belki görmek istemez.. Şimdi sizi, yaşam pilinin gücünden, şuurun özgürlüğünün düşünden, işin özüne ve gerçeğin  aydınlığına çağırı-yorum..
 
 


aklı özgürleştirme





Akıl gerçekliği ve doğruluğu  arar. Gerçeklik nedir ? Aklın ona yaklaştıkta, onun  özgürlüğünü artıran erektir. Gerçekliklerin (hakikatlerin)  özü neliklerdir (mahiyetlerdir).  Yokluk (adem) dan çıkan yoksunluk (mahrumiyet), yoksulluk (fakr) ve güçsüzlük (acz)’in toplam ifadesi olan naks (EKSİKLİK)   ve Şerrin kökü olan tehirin (geçiktirmenin)  ve terkin (bırakmanın)  toplamından ibaret kasr  (YETERSİZLİK)  insanın mahiyetidir (NELİK) . (“Zaruret” halini de yoksulluk olarak karşılarız. Fakat mahiyet olarak değilde bir gerçek ve içerik olan bildiğimiz bu “yoksulluk” fakr değildir.  izafidir. Örneğin ben Sabancıya göre yoksulum, ama o da Bil Gates’e göre o da yoksuldur. Bil Gates’e Sabancı gibi “zaman” yoksuludur, serveti, şöhreti ve ömrü,  doğum-ölüm giriş çıkışlarında kaybolur. Bu “zaruret” (yoksulluk) Buda’nın sarayının kapısında bir fakir, bir hasta ve bir ihtiyar’da gördüğü insanın  mahiyetinden başkadır. Bu içerikli yoksulluğa bu gün “parasızlık” adı da verebiliriz. Çünkü ekonomik olarak ölçülebilir bir nicelik olarak zengin-yoksulluğu tanımlamamıza yarar.)   Bu nelikler,  “karşıtlar”ını hem varlık olarak doğururlar, hem değer olarak tattırırlar  hem de bilgi olarak tanıtırlar.. Gerekirlik, gereklilik, gereksinim ve gerilim kavramları aracılığı ile  varlık, varsınlık, varsıllık ve yetkinlik  kavramlarına ulaşmamız Y-G-V harfleriyle yaptığımız edebi bir fantezmi mi yoksa bir GERÇEK’liğin anlaşılmasına çaba mı ? Yoksa, gaib bir gabinin, garat edilen garizin, gasık bir gururun ve galib bir garazın  oyunlarımıdır ? Hayır kendimi ve kendimizi  GAFLET’ten GUFRAN’a bir davettir. Gaflet, şehvetine ve servetine düşkün Satvetin, şöhret ve şiddetine meftun bir Şatafatın şeytaneti değil midir ?  Sorunlarla dolu bir iradenin  ve sorularla dolmuş bir idrakin patlama noktasına gelmiş kaynamasının fokurtuları her halde cehennemin ateşinden  aşağı değildir ? Ve ondan haber verir. 

 Türlü türlü tasalar ve binbir türlü özlemler ,  meşieti (dilemeyi)   alev alev yakın bir yangın yeri değil midir :  Kötülükten kötü olan kötümserliğe götüren korkular ve iyilikten iyi olan iyimserliğe yönelten  sevgilerin kaynağı olan kaygılar, mantığını burgu burgu  delen karanlık bir matkap değil midir ? Yaşamın ortaya çıkardığı gereksinimler,  gereksinimlerin yol açtığı sorunlar, sorunların doğurduğu zorluklar, zorlukların yönelttiği erekler, ereklerin duyurduğu kaygıların kazıkları  ve sıkıntıların çivileri,  gerçekliğin uzantı ve belirtileridir.  Tutkular ve özlemler içimizde yanan alevler ve yakan közlerdirler ki bize  gerçeklerden haber verirler. Dışımızdaki tasalar ve kaygılar içimizdeki tutkular ve özlemler bizi hiç bir zaman rahat bırakmazlar. Bazıları kurtulaşa (nirvanaya) ermek için gerçeğin bu varlık tarafındaki belirtileri törpülememizin hatta yok etmemizin gerektiğini ileri sürerler. Korkuları ve kuşkuları dindirmenin bir yolu da tutkuları ve tasaları bitirme olduğunu söylemek ne derece “gerçek”tir, ne kadar “özgürlüktür” bilemem ama   irademizdeki bu kıvılcımın yanıklarının acısını  ve idrakimizde bu çivinin deliklerinin ızdırabına duymamak için her halde kullanılan genelgeçer yol, bu loş ve gölgeli konuları bilgelerin ve düşünürlerin hoş oyunları görerek boş vermektir. Ama “gerçeklik” insanı rahat bırakmaz, insan onu aramazsa ve etkin bir gayret göstererek peşine düşmezse, edilgin bir tembellikle onu aramadan gerçekleri gözüne ve kulağını gelen görüntüler ve iletilerden ibaret sanırsa bir gün karşısına olanca acı  “gerçekliği” ile karşısına çıkar.

 İşte bunun içindir ki “ben  sana gerçekliği ama sadece gerçekliği vadediyorum” demişti bilge zenci.. Acı kırmızı hapı, tehlikeli ve korkulu bilinmez ve gizemler yolu olan  bir kapı yada  tatlı mavi hapı, çekici ve çelici hülyalar ve fantezilerle dolu bir yapı kılan nedir ? Yanıtı o kadar basit değil:  insanın gelen kazançlar ve giden kayıp  konusundaki  tutumu, gerçeklerin zorluğu ve görünürün kolaylığı hususundaki  yaklaşımı ve erişilen amaçların  ve sağlananan sonuçların kalıcılığı ve geçiciliği hakkındaki yönelimidir. Ama kestirme bir cevap isterseniz,  doğru olan yol,   gerçekliğin seçimidir derim Neo, ilk seçiminde  gökdelenin damına çıkaracak platformu çıkma ile gelen ajanların tutsağı olma seçiminin her iki halinde de sonuçlar eşitti. Ya boşluğa düşecek ölecek, ya tutsaklığın sonunda pili biterek sönecekti. Ama o hazır ölümü seçmedi. Doğal akla uydu, bir müddet zamanı ve birazcık hayatı  kazandı. İkinci seçimi, Köprünün altındaki otomobilden çıkıp anlamsız ve amaçsız  karanlık dünyaya boşluğuna geri dönmedi,  Triniti’nin çağrısına uydu;  anlamı soran meraka, amacı arayan aşka yönelerek karnında taşıdığı kulpu çıkarmak  suretiyle arayış ve sorgulayışına yeni  bir platform seçti.   Ücünçü seçiminde,  gerçekliği arayan beyaz ve erkek bir kimse,  etkin ve yetkin  bir kişi olan Neo, kırmızı hapı seçerek açı gerçeğe adım attı.. aklının özgürleşmesinin de yolunu açtı.. Dördüncü ve son seçiminde ise, inanarak ölüme yeğledi aradığı  özgürlüğü buldu..  Buluncaya kadar..   bazen birden devrimlerle aştı ve erişti, bazan da evre evre evrildi ve gelişti. Bu nihayet bir senaryo, ama gerçeklerin resmini çeken bir kurgu..

“Seni buraya getiren,  arayıp durduğun, seni güdüleyen sorunun kendisidir.” demişti işin başında Triniti Neo’ya. Uykusuz kalınan geçelerde sabaha kadar aranan nedir ki ? Ben bunu niçin yazıyorum siz bunu niçin okuyorsunuz ? Servet için mi, Mevki için mi ? Şöhret için mi ?  Beğenirseniz,  beni övmeniz ve benim övünmem bana katar ? Beğenmezseniz,  bana sövseniz ve sizin sövmeniz benden neyi götürür ? Eğer işimi övgü ve sövgülere göre yapıyorsam geçici bir sevin ve üzüntü o kadar ? Sonra yine boşluk, yine yoksunluk,  yine yalnızlık, yine kimsesizlik.. Eğer insan doğrular ve gerçeklere ilişkin bilgileri , güzellikler ve iyiliklere  ilişkin değerleri aramıyor da  başka şeyleri gözlüyor ise  ne bulur  ? Ama bilgi ve değerler peşindeysek bunları arıyor, buluyor ve paylaşıyorsak bizi güdüleyen “gerçek” bizi kendisine getirir. 
 

GERÇEK NEDİR ? 
Yaşam yolununda ortaya çıkan  bir çizgidir. 
YAŞAM YOLU ise; 
yoksullukla  zorlanan,
 hastalıkla  ağırlaşan, 
yaşlılıkla  güçleşen 
ve vefatla sonuçlanan
 bir sırat, bir caddedir...
Ömür,
 bu yolda,   hızla akar, 
giderek daralır,
VE  ölümle 
noktalanır.
Bu çizginin bir parçası olarak;
Gerçek; ağrı, acı ve sancıdır.
Gerçek; açlık, korku ve öfkedir.
Gerçek; üzüntü, sıkıntı ve utançdır.
Ne kadar dile-getirir isek getirelim, yaşanmadıkça tadılamayan bir deneyimlerdir.
Gerçek; geçmişte örtülü olgudur.
Gerçek; şimdide sürede dizili varlıklar ve olayların doğasıdır.
Gerçek; burada uzamda yer alan yapı ve işlevlerin dönesidir.
Gerçek zaman ve mekan kadrosunda bulunan nesnelerin ve kimselerin kümesidir.
Gerçek; gelecekte gizli olasılıktır.
Ne kadar düşe-götür isek götürelim, tanınmadıkça yadılmayan bir olanaklardır.
Gerçek, “doğru” değildir, “güzel” değildir, “iyi” değildir, “yarar” değildir, 
“çıkar” değildir. “yerindelik” değildir, “yönündelik” değildir.
Ama bu “değil”lerin hepsi GERÇEK’in bir yönü olarak ortaya çıkarlar. 
Sonsal verilerin apaçıklığı  bir gerçektir,
Önsel ilkelerin zorunluluğu da bir gerçektir.
Aşkın ülkülerin gerektirirliği bir gerçektir.
İçkin bulguların özgünlüğü de bir gerçektir.
Bütün bunlarla işleyen gerilimin akımı da bir gerçektir.
Bu gerilimi işleten gereksinimlerin temas  ve temaşa edilen dolanımı da bir gerçektir.

 Gereksinim  karşılanma ister, döğüm açılmak  diler , karanlık aydınlığa yönelir, kaynak ereğe akar, araç amaca bakar ve özlem kavuşmaya yaklaşır; insan  arar ve sorar. Ve  her sorun bir çözüm gerekir. Ve her çözüm güzel bir sonuçla bitmek ister ve yeniden sevimli  bir sorunla başlamak diler.. Demek ki, akıl özgürleşmek için sorunlarla ve sorularla başetmek zorundadır. Çünkü istenç olmadan onun kullanacağı özgürlük düşünülemez. İstenç ise, dert ve çilelerle doğar, evrenin insana direnmesiyle kendini belli eder. Direnmeleri  ve dertleri doğuran ise sorunlardır. Demek ki,  sorular ve sorunlar, hem istenci oluşturan hem onu özgürlükle buluşturan sevimsiz gerçekler ve zorlayan  olgulardır. Ama dayattıkları ve baskıladıkları zaman gerçek ve olgu olmaktan çıkarlar. O zaman sorunlar ve gerçeklere biraz daha yakından bakmamız gerekiyor. 

sorunların çözümleri

Sorunların cisme yada zihne ilişkin olmasına göre  “mesail-i maddi” ve “mesail-i manevi” diye ikiye ayırarak “MUHAKEME” edebiliriz. Bu ayırım, “Malik-i yevmiddin” ismine dayanır. Gün (yevm),  fıtratın şeraiti ve yol (din)  ise şeraitin feraizidir. Daha derine inersek, bu ayırım;  velayetin riayeti ile risaletin riyaseti arasındaki ince ve duyarlı kulluk ve elçilik ilişkilerinin ortaya konulduğu tinsel ve tanrısal arayüze dayanır. Şimdi biz bu berzahın dış yüzünde yer alan problematiğe girişeceğiz.
Medeniyetin umran ve hars yanları, lojiğimizin ideo ve tekno yönleri, ulumun funun-u medeniyye  ve hukuk-u diniyye  ciheti, sebebiyetin illiyet ve akibet vechi bize hep iki tarafı göstermiştir:  Beynimizin sağ ve sol lobu, bedenimizin sol  ve sağ üyeleri gibi.
Birincisi; gelişmeli “gerçek”lerin ve  evrimli koşulların, “değişen” yanı. Çokluk. 
İkincisi; yetkin “doğru”ların ve  tam kuralların “sürekli” yanı. Birlik.

Örneğin Fizik-Kimya-Bioloji (FKB) ilimlerimiz  evrimli bir gelişme gösterdiği halde onlara temel teşkil eden lojiko-Matematik gerçekler Aristo’dan  ve  Pitogordan beri fazla değişmedi. Jaspers’in deyişiyle biz Yunanlı Hekim Hipokrat’ı aştık fakat Yunanlı Filozof Sokrat’ı aşamadık, hatta O’nun kadar iyi bir filozof değiliz. Keza matematik gibi ahlak, hikmet (felsefe) ve din konuları da maddi değil manevidir.  Fıtrat ve Hilkat hakkındaki bilgilerimiz gün ve gün sürekli değişir ve gelişirken,  zaman,  bulunan çözümleri eskitir ve yeni sorunlar ve bunlara yeni çözümler ister. Bunun farkında olmayanlar da eskiyen gelenekle yetkin yineleneni ayırmadan, din adına  her türlü yeniliğe kavgalı kalır. Bazıları da tersine eskimeyen yeniyle, eskiyecek gelişimi birbirinden ayırmadan, geçmişten gelen ne varsa onu karşısına alır. Bunun çaresi, konuları maddi (gün) ve manevi (din) diye bir ayırıma tabi tutmaktır. Şimdi bir ayırım daha yapalım maddi ve yevmi mesail; gelişen yenilik, manevi ve dini mesail;  yinelenen gelenek. Elbette bu ayırım, bütün ayırımlar  gibi genel bir bölümleme olan taksim ve tümel bir uçlama olan şablondur. Ve yine elbette bu ayırımların istisnaları , bölümlemlerin teferruatı  ve kutbi uçlamaların birbirine   nisbi girişimleri bulunacaktır. Demek esas sorun, dini gelenek ile  fenni yenilik arasındaki sağlam ve sağlıklı bir ilişki kurmaktır.   Şimdi güç olan bu problematiği kurmaktır. Yoksa problemi yoksayarak,  dinin fenn ile reddi veya nefyi  yada fennin din ile nefyi veya reddi sorunu çözmek değil, geçiktirmek belki sorunu ağırlaştırmaktır.

Dine karşı  olmanın  ve dinin çağırdığı Tanrısallık düşüncesine karşı koymanın iki temel nedeni vardır:
Birincisi; Dinin;  düşünce, davranış ve yaşantıyı  kısıtladığı kanısı.

İkincisi; Tanrının varlığının, gerçekliğinin ve yüceliğinin yadsınması

Birincisi insanın sorumluluğunun konulmasına karşı koyma..
İkincisi , insanın  eğemenliğinin  kaldırılmasına bir  başkaldırı..

İşte inanç, bu iki noktanın ve karşıtlarının bir bileşkesidir diyebiliriz.   Bu bileşkenin (tek yönün) doğrultusu, ister ateist ister teist dikeyde olsun, ister septik ister doğmatik yatay da  bulunsun,  sonuç;  monisit yada dualist gerçekliği içeren dindir. Şunu demek istiyorum: Bir kerre sorumluluğun (Allah’ın yaratılıştan  akıl ve vicdana yüklediği mesuliyetin)   doğurduğu baskının gücü ve eğemenliğe bindirilen (Allah’ın buyuruluştan kitaben indirdiği ve rasulen gönderdiği  mükellefiyetin)  yükün ağırlığı ile  yoksunluğun (insanın naksının yani ücret (ödün)   ve vazife (işlev) karşısında aczinin ve fakrının) basıncı ve eksikliliğin (insanın kasrının yani  fariza (görev)  ve hizmet (ödev)  karşısında terk ve tehirinin) utancı arasındaki oluşan dengelerin   oluşturduğu üstelenemez ve yeğlenemez durumun bir seçimi olmalıdır. Akla kapı açan ama ihtiyarı elden almayan bir teklif (öneri) ile tercih bila müreccih bir intihab  (seçim) arasındaki ilişkidir. 

  İşte bu ilişki, fennin ve dinin bütün içerikli bilgilerin üstünde, hikmet ve felsefenin bütün biçimsel ilkelerinin üstünte ve onlardan bağımsız salta yönelik  ve sonsuza dönük tarafımızdır. 

Laiklik ve la-ikrahelik,  aklın ve naklin  din ve vicdan hürriyetine koyduğu bir güvence.  Ama uygulamada zorla başkasını kendi güzelliğimizin ve iyiliğimizin  cenderesine sokulmaya çalışılması  ayrı bir sorun. Laiklik ladinilikten sıyrılıp la-ikraheliğe geliştikçe, gelecekte,  teism  ve ateizm adına yapılan dini baskıların azalacağını düşünüyorum. 

Din ise, Tanrının va’z ettiği gün ile vaad ettiği din arasındaki kurulan pozitif yada negatif bir denge ve kararlı yada kararsız bir  uyum, bunu ifade eden görüş ve tutum, bunu gerçekleştiren yaşantı ve davranış bizim varoluşumuzun yönünü, rengini ve sorununun çözümüne ilişkin seçimidir. Her rey  alternatifleri diler, her seçim seçenekleri ister, her tercih şıkları gerektirir. Nitekim teizme karşı a-teizm’i çıkarıyor, doğmatizme karşı skeptizmi  koyuyoruz.

Kanımca, bütün seçimlerde olduğu gibi, inanç ve din seçiminin de “rastgele” bir gidiş yada “düzenli”  bir yürüyüş olarak,  nitelenmesi  kuramsal bir yaklaşım ve tanımlamadan başkası olamaz. Çünkü birbirine tam karşıt konulan bu iki kavramın ilkine takdir ikincisini kader diyerek aynı köke bağlıyorum da ondan.  Sonunda hasıl olan takdir yada kader bir yaklaşım, bir seçimdir. 
Nedene bağlıyasa amaçsallık olamaz o seçim. Amaçsallık yoksa özgürlükte yoktur. Nedenselliğin bulunduğu yerde özgürlük yoktur, özdeşlik vardır. Bu ayırım,  hiç bir zaman birbirine indirgenemeyen solumuz (görümüz)  ve sağımız (duyumuz). İlkine kuram, ikincisine “edim” diyebiliriz.

 Edimsel varoluş yani eylemsel işletim ve   kılgısal işlem olarak gerçekleştiren yaşam çizgisidir. Her şeyi bir  “yaşam” kutbu arkasına sıralarayacak olursak “doğum” pozitifiyle başlayan  bu yaşam noktasının karşısında yer alan nokta işe “ölüm” negatifidir. Bu vektör, zamanın bir yönü olduğu gibi yaşamın bir aktığı bir kutuptur. 

İşte inanç ve ondan doğan dini, insanın bireysel ve toplumsal bütün düşünce ve davranışlarını kapsayan bir yoldur diye tanımlıyorum.  Bu yürüyüşün kaynağı ister sadece  akla  ve fenne ister sadece nakle ve dine isterse  ikisine birlikte dayansın, sonuçta,  özgürlüğü akıl ve nakilce güvence altına alınmış bir seçimdir. Bu yolların birine sahip olan zümrelerin dinini hakka değilde gücüne dayandırmaya çalışması yanlıştır. Yüzüne tükürüldüğünde kılıcını indiren bir güçtür, gerçek.. Buna ihlas yani içtenlik ve katıksızlık diyoruz katılığın ve gösterişin zıddı olarak. Allah’ın razı olduğu ve Kitabiyle bildirdiği İslam dini ise, din özgürlüğünün temini  ve islamın güvenliğinin sağlanması için, yaşantısının temsil çağrısının tebliğ edilmesini istemiştir. Bu çağda bu temsil,  ibadetten çok dürüstlükle tahakkuk etmekte, bu asırda,  tebliğ söylemekten çok yaşamakla gerçekleşebilmektedir. Dini amaçların gölgesinde yapılsa da ekonomik ve politik haklar için yapılan mücahede ve mücadelelerin uzantısı olan şiddet (terör)  ve harb ise  göksel değil , daha çok yersel niteliktedir. 

Eğer kurama geçersek bu noktanın ardında  “tanınç” yani bilinç (us), istenç (dil), sevenç (gönül)  ve duyunç (göz) bileşenlerinden oluşan şuur denilen kutuptur. Bunların,   ardındaki  özünç (sırr-ı zat) ün istihalelerinden  kaynaklandığını ve ortaya çıkan dialektik yapılardan yani  toz (dalgacık ve parçaçık kuramlı), töz (değişme ve süreklilik uçlu), söz( sentaktik ve semantik düğümlü), köz (töre ve tüze üzümlü) oluştuğunu kuruyorum. Ama önemli olan bir edim olarak yatay ilerleyen günün sabah ve akşam devinimini fark edebilmek ve öncelikli bulunan bu akımın yönünü idrak edebilmektir.  İşte bu noktada gidilen yol yani din öne çıkar. Din ise ister istemez insanı, ölüm/olumsuzluk (Tanınç) ve olum/ölümsüzlük (Tanrı) karşı karşıya getiririr. Bizim tanıncı yani olumu/ölümü  biçimle şeklimiz  ve yaratma suretimiz,  Tanrıyı yanı olumsuzluğu/ölümsüzlüğü  tanıma tarzımızı  (sunum)  ve seçme tavrımızı (sanımı) belirler. Yani anlam ve amaçlarımızın içinde yatan görüm (nazar) ve erim (niyet), hep “Ben kulumun zannı üzereyim” gerçeğini yineler v yeniler. Bu nedenle olum yada tersinden ölüm en birincil, en öncelikli ve en önemli sorun olarak sürekli bir biçimde;  güne, güncele ve gündemimize gelip oturacaktır. Biri  ölümu unutuyor olumu seçiyorum fakat ölüm geliyor kendisini dayatıyor! Bir başkası tersini söylüyor. Yaşamın  doğru doğrultusu, tanıncıda içermek üzere, hiç ölmeyecekmiş gibi dünyaya yarın ölecekmiş gibi öteye yönelen dengeli yürüyüş olmalıdır. 

Öyle ise,  “gün”ü,  güncelin ve gündemin yakalanması ve “yol”uda,  yanların ve yönlere yönlenilmesi olarakta görebiliriz. Ya da günün maişet (yiyim) ve maaş (geçim) sorunlarını yolun da  istikamet (doğrultu yanları )  ve cihet (yaklaşım yön) ikili bir bölümlemeye tabi tutabiliriz.

Cisim, cesedemizin ilk yapı çevresini teşkil eder. Cesedi kullanmak günü kullanmak, günü kullanmak ise zamanı kullanmakla eşdeğerdir. Zamanı kullanmak ise başlıbaşına bir bilim ve sanattır. Hatta “günbilim” adında bir disiplin kurulmasının zamana geldi  geçiyor bile.  (*5*)

Fakat bu günbilimin kurulmasından hatta yöntembilimin hallinden  de önce çözülmesi gereken bir sorun var;  devrimci olabilmek. Çünkü sizi yıkıcı olmakla ve bozgun bulunmakla karşılarına aldıklarında doğrununu ve gerçeğin ardında bulunmak, eğer bu devrimi içinizde gerçekleştirememişseniz,  zorlaşacaktır. Bu nedenle sorunların en ağırı, eski çözümlerdir, dirilişten  yoksun geçmişte bulunan çarelerdir, evrimden  mahrum alışılan yaşantılar ve  devrimden yoksun statükocu  tutumlar..  Artık biliyoruz ki  /-sorun-çözüm-sorun-çözüm-/  zincirinde her çözüm, yenilenmezse,  daha sonra başlıbaşına bir sorun ve tek başına bir bela  olur. Çünkü zamanın değişim ve gelişimini kavramayanlar,  geleneği kudsilikten ayıramayanlar (korumacılar), yinelemenin oluşturduğu alışkınlıklardan ayrılamamayanlar (tutucular), geçmiş çözümler adına, yenileyicilerin ve değişimcilerin karşısında en büyük engel olurlar. Eğer o kültür ve uygarlık;  yıkıcı yenilemeleri ve bozucu değişimleri, sağlıklı ilerleme ve sağlam yükselmeden ayıramadığı (sola sapma) gibi, korumacı ve değişimci arasındaki arasındaki seçim de oyunu, değişimci lehine kullanmazsa yani  gerici (reaktiv)  ve tutucu  (statükocu) bir yolda gitmelerinden dolayı   yinelenen geleneği eskiyen yeniden  ayıramayanların  (sağa sapma)  aleyhine çeviremezse,  toplum kurtarıcı ve geliştirici hamleden yoksun kalır. Bu yoksunluk, kendini tanımadan başkasını  kurtarmaya kalkanların  daha doğrusu ekonomik çıkarı ve politik yararı için başkalarını kullananların,   cismin alışkanlık ve alışkınlıklarının kontrol edilemediği ve zihnin sanı ve kanılarının koordine edilmediği durumda ortaya çıkar. 

Metriks filminde kader ve iman sık sık geçiyordu ama ibadet yoktu  “namaz”  kılan  söz konusu değildi.  Fakat bilimin temel konusu olan kader ve zaman, hep namazın mizan ve nizam gerçekleri olarak filimde kurguluyordu. Molfis, metriks kontroldür diyordu. NAMAZ KONTROLDÜR. Kişinin kendisini değiştirmesi ve düzeltmesi için kendi kendini denetlemesidir. Eğer metriks, ZAMAN’ın çizgisi  ve yazgısı   ise kontrol  ve kontrol den ibaret NAMAZ da  orada olmalıdır. Ama filmi müslümanlar değil hristiyanlar çevirdiğinden  namazın görülmemesi normaldır. Ama gören için, disketlerin kafaya geçirilmesi ve bilgilerin beyne indirilmesi suretiyle insanın inşası, kural ve ölçüye göre davranış ve yaşantısının özgürce düzenlenebilinmesi için, usa “temel” bilgi ve sevgi bindiren, gönüle  “güncel” bilgi ve buyruk yükleyen namazdan başka bir şey değildir. Yenilenen zaman bazında  yinelenen namazdaki faz, insanı yarı yolda koymaz.  Özgürce kendine telkin, özerkçe zikri tekrir,  karşılıklı güven ve itimad, mütekabil sevgi ve saygı, hayata gösterilen ciddiyet, şuurla rizikolara atılma ve bir amaçı seçerek uğruna kendini adama, bir görevi kabullenerek bir işe atanma  işinde;  amaç kendisi ise hem kendine hem Allah’a yaptığı istianesiz  ibadeti,  amaç Allah içinse hem  Allah’a ibadeti ve istianeyi ve hem kendisine istianeyi içeren namazın,  bir tür tezahürüdür. Bir insan işinde Rıza-yı İlahiyi yada Hizmet-i İslamiyeyi nazar ve niyetine almayabilir. Ancak nesneler dünyasının bir öğesi ve kimseler dünyasının bir üyesi olan o kimsenin yaptığı bütün iş, çekim ve radyosyon gibi doğa koşullarının  ve iktisat ve adalet gibi döne kurallarının işleyişi olan yargı ve yazgının bir parçasıdır ve bu işe o ne ad verirse versin ister kızdığı felek ister sevdiği zaman,  o namaz yani ibadettir. Ve zaten zaman, namazın tersidir. 

Kilise ve ayin  yoktu ama orada İsa (A.S)ın ruhu dahi vardı. Geçmişten gelen Neo, metriksi yapan ve ajanlarca yapılan metriksi düzeltecek olan kurtarıcı idi. Peygamberler insanların gerçek ve birincil kurtarıcıları oldukları gibi maddi ve manevi gelişiminde önder ve öncüleridirler.  Ateizm marazına  (Niçin arızı bir haldir tanrı-tanımazlık ?  lojik ve psikolojik hiç bir çelişki ve çatışkısı bulunmasa dahi “saltı” yadsıyan zihin sağlam-sağlıklı  olamaz. “Salt” gerçekliği yadsımıyorsa kendisi ateist olduğunu söylesede bunun adına deizm denir. Deistin, indirilene ve gönderilene olan kararsızlığı ise,  onun potansiyel özgürlüğünü kinetik hale getirmediğinin, teist yada ateist yönde aklını kullanmadığının göstergesidir)  bulaşmamış hiç bir ilim adamı, onlara dil uzatamaz. Hürriyeti ve Teslimiyeti dengelemiş din adamı Ateizmden korkmaz ve onu karalamaz. kimsenin kimseye zorla, ister dünyalık ister ukbalık olsun  ne cennete ne de cehenneme sokmaya ne hakkı ne yetkisi vardır. Eşya ve ziya birbirini  gösterir eşhas  ve esma ise birbirini  göstegeler. Öncekine dil sonrakine gönül diyoruz. Görüntü ve gösterilerdeki tanınan ve bilinen ve sevilenlerin ayrıntısına  girmeden uygarlığın hars (ideoloji) ve umran (teknoloji) kanadlarıyle ilerlemesinde, fen (gün)   ve dinin işbirliğinin zorunluluğunu, bilimin (illet)  ve hukukun (akibet) işbölümünün gerekliliğini anlatan http://geocities.com/osmanziya sayfama yöneltmede bulunmak istiyorum. Orada  özgürlüğün gereğini, bilimin önemini  ve inancın önceliğini, iletişimin zorunluluğunu anlatmaya çalıştığım yıllar öncesine ait yazılar var. 

İşte sorunların en büyüğü olan ölümün çözümünde, ilk  çare sorunu çözümleyecek  sağlam yargılamanın (istencin/meşiet-irade)   kurulması ve sağlıklı düşüncenin (bilincin/mantık-idrak) oluşturulmasıdır. Başka bir ifade ile aklın (özerk vicdanın ve özdeş nühanın) özgürleştirilmesidir. Aklı özgürleştirmek, gerekli gereksiz bütün bilgileri bilgisayara yükler gibi insanın beynini ve yüreğini verilerle , gönlünü ve usunu görü ve kavramlarla  doldurmak demek değildir. Aklı özgürleştirmek, kişinin   kendisinin,  görüş ve tutumunu sağlam bir şekilde oluşturması, eleştirmesi ve geliştirmesidir. Düzeltim ve denetimlerle,  bireyin benliğini yaşantı ve davranışı sağlıklı hale getirmektir. Neo’nun bu aşamaları nasıl geçirdiğini gözlemlemişsinizdir. Nasıl kuşkusuz ve korkusuz hale geldiğini de. Aklı özgürleştirmek, ferdiyeti ve haysiyetiyle salih bir kimlik (hüviyet), sahih bir (şahsiyet) kişilik kurmaktır. Bu yoldaki ilk çaba;  fenni ve felsefe sorun çözümlerin ötesinde, maddi ve manevi sorun ayırımının bilincinde, alanların mübayenetinin ve yöntemlerinin münazatının farkında bir şuurla,  ateist veya  teist bir yaklaşımı özgürce kurmak, septik veya doğmatik yoruma özerkce yönelebilecek Tanıncı; duyuncu, bilinci, sevenci ve  İSTENCİ kurmaktır.. Bu yol,  tevhide götüren ikiliktir. Sonra birliğe ve tekliğe ulaşmak aşaması gelir ki asıl zor olan, gerçekleşmesi güç olan budur. Bu noktada istiane, inayet ve hidayet yardıma gelmelidir. Yoksa sadece istencin istemesiyle birleşme ve kavuşma gerçekleşemez. Ancak dudaklar karşılıklı  sevgi varsa birleşirler. Yaratıcı “öpüçük” o zaman, “sen ölemezsin, olmalısın” diyerek,  özgürlüğü doğrur.   Yoksa birlik adına yanlardan birini hapsolmak, gerçek birlik değil,  bütünlüğü unutan ve yetkinliğini kaçıran;  sözde birliktir, sözde felsefedir, sözde hikmettir, sözde dindir.

Bu nedenle bu yarım ve yanlı çözümler, tembellik, korkaklık, kuşku ve bilgisizlik sorunlarının  en başında yer alan “ölüm” sorunu, çözülmezse yaşam karşısında bizi tutuk,  tutsak ve tutucu kılar. Bu sorunu unutarak yada yok sayarak daha kolay sorunlarla uğraşmak yolunu seçmekte,  ölüm ve yokluk sorununu çözmede tutulan bir yoldur ama insanı yarı yolda bırakan bir yöndür.    Zaten insan cisim makinesi ve dış görünümü itibariyle  “SORUNU ÇÖZME” adına daha önce konulan, geçici ve kolay,  yorum ve teorilere yamanmaya meftunudur. Doğruya arar ama yanılmaya yönelimli ve  unutmaya eğilimlidir.. çalışmaya bağlıdır  fakat çıkarının  tadına  açtır ve  tembelliğin tutsaklığına   yatkındır..  düşünmeyi sever fakat  görmeye ve görüntüye  saplanır.. gösteri   ve gösterişe  bayılır.  Başka bir ifadeyle mübtela olduğu kuramların kanıları (kanaat ve ictihat)  ve sanıları (zan ve tahmin) ın çözümleri;  evvelce geliştirilen itiyad edindiği  çarelerin alışkanlığlı (örf ve adet) ve alışkınlığı (meleke ve meharet), hasılı geçmiş tarikat, hizip, meslek, meşrek, mezhep, doktrin, izm ve yolların hasılı her türlü öğreti ve kuramın paradiğma ve doğması, “kemikleşen kıkırdak doku”su,  sorunun en birinci belası olurlar.. şayet  değişmez ilkeler, eskimez ülküler ve  şaşmaz verileri bunlardan  ayıracak bilgisi yoksa.. Akıl özgür bir temeldan kalkmak ve özgün ve özerk bir düzen ve dizge kurmak yolunu, içten uğraş ve arayış;  etkin bir çaba ve sorgulayışla  seçmezse.. Şayet bu akılcı yol dışında  içinden bir sezgiye, ışıltılı bir esine ve arifane bir sese kulak verme bahtiyarlığı yoksa.. Bütün yapıp ettikleri, duyup düşündükleri..  varoluşu yada topluma katkıda bulunuşu, kişisel ve kamusal hayatı, profesyönel yada amatör uğraşısı.. eleştirilere kulak vermeyişi, tartışmalardan kaçışı.. emval ve emlakına mütbetala bulunmak yada ehlini ve evladına meftun olmak  gibi nesnsel yada kimsel araçları amaç haline getirişi..  şervet ve şöhretiyle gururlanışı. gücü ve yetkisiyle böbürlenişi..  yetenek ve beceriyelere övünüşü.. gençse ölmeyi  unutma, imamsa ölüyü kanıksama, tabibse ölümü doğallaştırma, yaşlıysa öleceğini  genelleştirme..  hep “ölüm” sorununu  çözme adına, diğer alt (ayrıntılı ve kılcal)  sorun ve yükümlülüklere  yönelerek uyum sağlama ve ana (ilk ve kök)   sorulardan ve sorumluluktan  kaçarak savunma çareleri bulma ve kurma  çabalarından  ibarettir. 
 
 

Savunma Çareleri 

Bu sorundan “sorundan kaçma” çarelerini şöyle özetleyebiliriz:

HAYATA ÜLFET:Ölümü unutma yada görmeme (sorunu kaldırma)
ÖLÜMDEN GAFLET:Ölümü başkasının ölümü görme (sorunu yansıtma)
------------------------------------------------
MANAYA GABAVET:“Ölüm anında beden ve ruh yoksa acı ve ayrılıkta  yoktur.” Olasılığın gölgesinde dünyanın sürekliliğine  sarılma. Allah’ı inkar. ATEİZM
------------------------------------------------
MADDEYE ÜNSÜYET:Ölenlrin yeniden doğması. Dünyanın geçiciliği ile ahiretin kalıcılığı  arası sürerliliği savunma. Ahiretin İnkarı.  REENKARNOSYON

 Bu  açık ölümden ve sorundan kaçma çarelerden başka bazı kapalı kaçma çözümleri vardır. Bunların en geneli  doğal ve toplumsal yaşamın süreklilik sürecinden yararlanmadır. Yani ölümü sorununun beynimizi delen burgusunu, teorik kurgulara dönüştürerek işlemek   ve pratik kılgılarla özdeşleştirerek işletmektir. Başka bir ifadeyle,  çevresel ilgiler, toplumsal ilişkiler, kişisel hayatın koşulları (oyun, eğelence, çalışma, yarışma)  ve sosyal yaşamın araçlarını (servet, şöhret, makam ve mevkileri);  salt amaçlar haline getirerek, sürekli meşguliyetle, otokritikten uzaklaşarak, kendini denetlemeyi erteliyerek, tüm gerçeği ve salt  doğruyu arama çabasını geçiktirerek, karşılıksız iyiliği  ve eşsiz güzeli geliştirme amacını bırakarak, samimi marifet ve muhabbetten kaçıp  ve ciddi kıymet ve hayretten  yani  sabit ve daim bir ibadetten uzaklaşarak, insanın iki yanını kötüye kullanmak suretiyle,  iki yüzlü ve iki yönlü  açık ve gizli bir nifak ve şikakla, yaşama  kuşkuyla örülü ve ölüme karanlıkla örtülü bir  çizgi tutturmaktır. Bunlar sorunun çözümünden kaçan savunma  çarelerinin  arka planını teşkil ederler.  Aslında betimlenen bu  çizgiler, yoldaşlarınca doğru olduğuna inanılan ve kurtuluşu arayan bir “din”dir.  Çünkü bunlarda çözüm adına tutulan  bir yol, bir “varoluşta” bir gidiş ve bir “zamanda”  yürüyüştür. Ama “meddi” fazda “merkez” den kaçma yönünde..

 Fakat sorunu çözme adına, sorunda kaçma değil de “soruna koşma” tarafına yöneldiğimizde durum değişecektir. Böyle bir halde  dikey alıp yatay vererek  ikame-i salat ve ita-i zekat  ile  ile “amedi” fazda, salah ve sıhahı kazanarak yakini ve kurb ile  “merkez”e yaklaşırız. Ama nasıl ?  çalışıp bilgisizlik karanlığını delerek, deneyip yeni şeyler öğrenerek.  Özgür ve etkin bir yaşamda, önce alıştıklarımızı terkeder  biraz  acı çekeriz, keyflerimizi bırakır azıcık zorlanırız;  gerçekliğin çölünden geçeriz, araştırmanın dağına tırmanırız, önyargıyı bırakmanın uçurumuna düşeriz, saplantının bataklığında depeleniriz, yalnız kalmanın zemininde sürünürüz. Ama sonunda baki ruhu fani cesedden ayırma bize kolay gelir ve yaratanın tanımakla buyruklarına uyma sevimli olur. 

İşte bu soruna koşma yolu,  şu  sorundan kaçma gibi kolay bir yol değildir. Sorundan kaçma,  insana yüklenen (AYNİYET VE HÜRRİYET)  ilk dört boyutun (zaman ve mekan kadrosu) içinde dolaşmaktan ibaret iken, soruna koşma, beşinci boyut olan aklın ve şuurun üst altıncı boyut olan  ve insandan beklenen (FAİL-İ MUHTAR OLMA) “iman” boyutuna geçmektir. Fakat Yaratan ve yaratılan ARASINDA gerçekleştirilen  bir sözleşmeye uyum ile,  iman ile,  imkandan vucuba geçtikten sonra zorluklar kolaylığa dönüşür. Artık ölüm SORUNU, yokluk sorununun ÇÖZÜMÜNÜN  en büyük aracı haline gelir. 
Derdin, devanın kendisi olur. 

Fakat Hakka yönelme ve hakikata bağlanma süreci yani  zaman ve mekan kadrosunu  şuurda toplayan aklın, vucuba koşması, imana sıçraması elbette kolay değildir. Aslında ölüm sorunundan kaçma, hayatın sorumluluğundan kaçmadır bir bakıma. İktisat ve adaleti   gerçekleştirmede zorlanma, ölçüye ve kurula uyamama bu sonucu doğrur. İnsanın nefsinin serbestiyeti ve istiklaliyeti istemesi, insanın egosunun riyaya ve hevaya  kibre ve  gurura v.s. düşkünlüğü  yansız ve nesnel düşünmesini engeller. Rasyonel ve real olamaz. Objektif düşünemez ve aktif davranamaz. İçten ve özgür bir etkin kimse olamayıncada, imgesel kör tad ve sanal boş yad ile oluşturduğu yalancı düşünü ve aldatıcı ülküsünü,  ölüm onu bozuncaya kadar, sürdürebilir. 

Çare adına unutmak ve uyumak idrakin müthiş bir karanlığı..  çözüm adına kanmak ve aldanmak aklın büyük bir hendikapı.. yaşama uyum için ölümü yoksaymak ve hayatın bitiminin şuurunun altına atmak,  iradenin dehşetli bir zaafı.. 

İsyan ve dalaletin yol açtığı terk  kadar olmasada,  nisyan ve gaflet ile  tehir (erteliyerek ve geçiktirerek geri bıraktırma) bazan çok büyük bir zararı doğuran insanın önemli bir yanlış ve yanılgısıdır. Bu  tehlikeli felaketi, hasarlı bir ataleti sözlerle ifade edebilmek mümkün değil.. ancak ateş düştüğü yeri yakar diyebiliriz başımıza gelmediği sürece..  “Din nasihattır, din nasihattır, din nasihattır” dünyanın ve şeytanın işine gelmesede..  nefsin ve enemizin hoşuna gitmeside.. “Din bildiri ve duyurudur, din uyarıdır ve muştudur, din öğüttür ve yolgösteridir”  gerçeğine yönelip kendimizi terbiye ve başkasına idare adına  gerektiği kadar biçim ve yettiği kadar içerikle yerinde bir temsil ve tebliğ yapmak zorundayız.. 

Çıkar alışını ve yarar verişini dengeliyerek mutluluğu ve kutluluğu birlikte kazanmanın, ölüme çare bulmaktan başka bir yolu yoktur.. korkuyu, kuşkuyu, kararsızlığı ve kaygıyı yenmenin tek yolu da , ölümü öldürmektir. Ölümü öldürmek iki şekilde olur. Birisi; olgu olarak onu “sonsuz”a giden yolda kaldırmaktır; biriside, “an-da” kurgu olarak  onu anlamaktır. Kurgu olarak ölümü anlamak ta ta iki tarzda olur. Birincisi; “sanal olarak”  ölümü unutarak, onu yoksayarak, “an-da” “geçici” dış dünyanın çekimini ve  güçlü iç dünyanın çelimini, artırmaktır;  İkincisi, ölüm “gerçeğini” anımsayarak, indirilen kitabın çağrısı ve gönderilen elçinin uyarısıyla uyumunu sağlamaktır.  İşte kendisini kurtarmanın ve başkasını kazanmanın “kalıcı” yolu,  “an-da ki  son-suz”luğu yakalamaktır! Bu durumda sonsuz yolunun ölünde duran ölüm gerçeğine insanını uyumu daha rahat olur  ve onunla karşılaşması daha kolay olur. 
 

Ölümü anlamak ve anlamlandırmanın ilk koşulu onu gerçekliğini görmek ve ölümü ve yaşamı bir bütün olarak değerlendirmektir. İnsanı  ve evreni amaçlandırmak ta bu anlama ve yorumlamaya bağlıdır.  Ölümü unutmak ve sadece yaşamı düşünmek bizi, anlamlandırma ve amaçlandırma doğru yaklaşımdan uzaklaştıracaktır. Bunu yapanlar hiç ölmeyecekmiş gibi dünyaya ama yarın ölecekmiş gibi ahirete çalışabilirler.. bu da aklın yaklaşımını ,  idrak  kemişleştiren  türlü türlü sanı ve kanılardan sıyırabilmek, kalbin yönelimini   iradeyi taşlaştıran an çeşit çeşit alışkanlık ve alışkınlıklardan kurtarmaktır. Özgürleşmektir. 

Duran bilimsel düşünceyi ilerletmek, donan hukuksal duyarlığımıza canlılık kazandırmak.. kısaca ölçüye ve  (en birinci ölçü olan İKTİSATA ve zorunluluklarına ) “uymak” ve kurala (en temel kural olan ADALETE ve gereklerine) “başeğmek”  aklı özgürleştirmektir. Bunlara aykırı davranarak başkalarının “HAKSIZ”ca canına, malına, namusuna ve onuruna saldırmak ise, bilimin ve hukukun dışana çıkmanın adı ise başıboş bozgunculuktur, özgürlük değil.

Şimdi ki ekonomik ve politik kavgalar, kendi özgürlüğü uğruna başkasını öldürmeler, özgürlüğün amaç (en güçlü  motivasyon ve en birinci hedef) haline getirilmesinden doğmaktadır.  Gelecekte uygyarlık müşterek akıl ve ortak vicdanın ifadesi olan bilgi toplumu ve hukuk devletini gerçekleştirdiğinde “HAK”  kuramı ve kurumu;  dil, din, ekmek ve özgürlük değerlerini genelleştirerek barışı sağladığında ise, özgürlük değeri, dil, din ve ekmek değerleri  gibi  bir araç-değer  haline dönüşecektir. 

İşte ölüm sorununu çözme dahi, aklın özgürlüğünü kazanılmasında, geçilmesi sorunlu  bir köprü ve onun kullanılması zorunlu temel  bir araç olarak karşımızda durmaktadır. Ölüm ise sonsuzluğa ulaşmada geçilmesi zorunlu bir kapı ve onun kazanılmasında yararlı bir araç olarak durmaktadır.  Çünkü varlığa ve kalıcılığa giden yol ölümle perdeli yokluktan ve  özgürlükle örtülü geçicilikten geçer.. Demek hak ve  özgürlükler gerçek değil koşullu çıkarlar ve görecel özerkliklerdir. Bu nedenle dünya yaşamındaki hak ve özgürlükler   eğemenliğin gücü , gücün yetkisi, yetkinin etkisi ve etkinin süresi kadar bir yetenek ve olasılıktır. Bu nedenle “aklı özgürleştirmeden” özgür olmak,  değil özgür olduğunu “sanmaktır”.. aynen kendini “varsaymak” gibi.. Mantığın yanılgısı, benin yansısı  ve dilin tuzağıdır. Demek geçiçi olmayan gerçek özgürlüğü gerçekleştirmek oldukça zordur.

Ama özgürlük, gerçekleştirilmesi  zorda olsa, insan için olmazsa olmaz bir gereklilik ve ulaşılacak  bir erektir. Bunun için insan onu geçici de olsa “özgürlük” bir “amaç” yapabilir. Bu hedefi yakalamak güç olmasına çok güç fakat ele geçmesi imkansız bir erk  değildir..  Bilinci (idraki)  geniş  ve derin   yapan,  istenci  (iradeyi) mübarek ve kudretli kılan ve özü (zatı)  gür ve bol  “kuran”  öz-gür-lüğ’ün  kazanılması hele elde tutulması,    zor olmasına pek zordur bir iştir amma,  muhal  bir istek  ve mumteni bir düşünce   olamaz.  Metrik kurgusunda erek yapılan ÖZGÜRLÜĞE, Mölfis ve Neo öncülüğünün  ve önderliğinin işbirliği ve dayanışması  ile, Triniti sevgisine ve Kahin şefkatine layık olan, idrak ve iradenin  işbölümü ve yardımlaşmasıyla  ulaşılmıştır. 

Aynı ruhu, bir hedefe yönelen ekipte, bir başarıya kilitlenen gurupta da görebiliriz.. Ancak aklı ve gerçeği kullanan   bu hedef, yıkılacak zulum üzerine değil, iradeyi ve cesareti seçen  başarı kalıcı bir adalet üzerine olmalı..   yoksa akıl özgür olamaz. Kendisinin esiri bulunur, enesinin kölesi olur. Liderliğini ve eğemenliğini  geçici olanakları ve süreli yetenekleri köksüz hevasına için  kullanan önderler kendilerini zümrelerini uçurumun kenarına kadar getirirler. Dişi ve tırnağıyla kazandığı becerileri ve aldığı yetkileri küçük küçük çıkarlar ve alçak aşağı duygular uğruna  harcarlar.  Belki bize hikaye gibi gelecek bu betimle, yaşadığımız gerçeklikten başka bir şey değildir. Tedricen, yavaş yavaş alışarak (ülfet) tadlı ve bırakılmaz yaptığımız bu tutum ve itiyaden, yaşaya yaşaya benimseyerek (ünsüyet) hoş ve sevimli kıldığımız bu tarz, vazgeçemiyeceğimiz hak ve hürriyetler haline gelebilirler. Onlara yönelen eliştiri ve tehditleri  özgürlüğümüze bir tehdid ve tecavüz olarak görebiliriz. Hatta  bütün birikimlerini doğum-ölüm çizgisi arasında yitirerek, elde etse bile yeterliliği ve  yetkinliği boşluğa döken  başkanlar ve ekipler ne ilginçtir ki doğru yolda oldukların, toplumları düzeltmekle yetkili  ve insanlığı kurtarmakla görevli olduklarını ileri sürebilirler. Oysa “akıllarını özgürleştirdiklerinde” murullarının ve örgütlerinin sonlarını ve kazanaçlarını değerlendirmek kuramlarının ve kurumlarının  sonucunu ve sorumluluğunu gerçekçi ve kalıcı yaptıklarında, diğer bireyler ve uluslarla birlikte, evrensel “iktisat ve adalet” yasasına uyum sağlıyarak mutluluk ve kutluluklarını baki kılabilirler. 

  Kişilerin  ekmeğini bulabildiği ve bireylerin özgürlüğüne erişebiliği, ulusların dilini konuşabildiği  ve toplulukların  dinini  yaşayabildiği küresel “barış” doğabilir. Ama bu hukuk devletini ve bilgi toplumunu  kendi bölgesinde sağlayacağını sanan lokal ülkeler, bu barışın tek güvencesi olan Yaradana Teslimiyetin ifadesi olan  “Hukuk ve Adaleti”  kağıt üzerinde paravana yaparlarsa, güçlerini, eninde sonunda yıkılaclak  uluslararası kötülüğe angaje etmekten ve geleceklerini dünayının yakılışıyla birlikte yanacak küresel kötümserliğe alet olmaktan başka bir yapmazlar. Uyuşuk çıkarcıların,  bilgisiz korkakların, bencil benliklerin  sonu budur.. 

Yerçekiminden daha güçlü çıkarın çekimine ve çelimine karşı irademizin başkaldırına çağırıyorum. 

Daha çok çalışmalı, daha çok öğrenmeli, daha çok düşünmeli ve daha çok sorun ve sorun çözmeliyiz.

 Atomdan daha parçalanamaz olan önyargının donukluğunu ve durgunluğuna karşı idrakimizin canlılğını ve  hareketini diliyorum. 

Kendimizi yeniden inşa etmeli, yeni bir motivasyon ve amaçla , yeni bir emasyon ve heyecanla entellektüel becerilerimizi artırmalı sensual bağımlılıklarımızı  arıtmalıyız.

Mahpusluğun  ve/ya  kurtuluşun,   ölümle ve/ya özgürlükle  başladığını ve/ya bittiğini anlamak için Platonla başlayan diyakeltiğin Hegel ve/ya Marksla nasıl ters ve/ya düz kurulduğuna bakabiliriz. Eğer dil tuzaklarının kurduğu ağlardan  ve us yarıklarındaki uçurumlardan yolculuğumuzu selametle bitirmişsek görürüz ki  Özdeşlik bu bilinmezi ve görünmezi perdeleyen bir örtüdür. 

 “Fi amed-in-Mümeddede” sırrıyla kalbimizi örten bu  alışkanlık, alışkınlık sanı ve kanılarda dolu tanı-ızgarasını göremiyorsak yerküresi  giydiridiğmiz enlem-boylam iskeletine bakalım; makinelaşan dünyamızın bizi hapsettiğinin farkedebiliriz. Özgürlüğü istiyorsak, bu özdeşliğin yolaçtığı tutku ve tutsaklıktan kurtulmalıyız. 

Kaderin Makinalaştırması  olan metriskten kaçmalı;  hırsdan kanaata, hased yerine  muaveneti seçmeli , kibirden  tevazuya geçmeli ve ücretten ziyade  hizmete koşmalıyız.. Yani  mizan sırrını ve nizam kodunu bulurak, muvazeteyndeki felak ve nas terimlerinin ardındaki  nar (ateş) ve nâ (biz)  özünü kavramalıyız. Nefsin   cisim donanımı denetleyip, vicdanı  (ahlakımızı) sağlıklaştırmalıyız.  Enenin zihin yazılımını düzeltip, nühayı   (akidemizi) sağlamlaştırmalıyız.  Böylece,  önce, kendini;   düğümün üflemesinden sıyrılan ve vesvasın üfürmesinden  kurtaran kimse,   ölümde gizli ölümsüzlüğü gören ve gösteren, aklını özgürleştirmiş  bir kurtarıcı olabilir. 

Ölüm ise kendine ne kendisine koşulabilecek erek ne kendisinden kaçılabilcek bir kaynaktır. Ama zaman her zaman aleyhimize işliyerek bizi oraya çeker, kadının ve erkeğin birbirini çektiği gibi cesedde mezara girer. Ama sonucunda cisimlerde “arta kalan” zihinden zihniyetler, hüviyetten şahsiyetler, vaziyetten  ferdiyetler, hasıliyetten haysiyetler,  özdeşlikten özgürlük, ölümden ölümsüzlük çıkararak, özel ve özgü  doğal yazgıları ve özerk  ve özgün dönel ve yargıları,  çizer ve  renklendirirler. 

Bu,  yaşam sırrında;  yenilenen koşullar ve ortamlar, tanınç gizeminde;   yinelenen kurallar ve ölçüler doğal ve dönel donanım ve yazılımlardır. Bunların çağrısını kavramak ve yaşam  sınavını geçmek için,  cinselliğin çekiminın  saldırgan tutkusundan kaçınmalıyız. Tutkunun çeliminin savurgan tutsaklığından sıyrılmalıyız.  Tensel mutluluk  ve tinsel kutluluk uğruna  yapılan bu anlamlı hayatın amacı olan;  varlığı birlikle bütünlemek ve  iyiliği hoşnudlukla tümlemek yolunu içtenlikle ve gerçeklikle sürdürmeliyiz.   Ben’mizi  kazanmanın ve can’ımızı ve cananımızı   kurtarmanın, yedi cihanda bir Tan’eme erişmektten ve ulaşmaktan   başka bir yolu yoktur. Bu bireysel çözümdür. 

Küresel çözüme zemin  olacak  ortak akıl ve müşterek vicdan olan  hukuk ve bilim ise özgürlük ve iletişimin arttığı kadar gerçekleşecektir.  Kudus sırrında ve Mir’aç seyrinde perdeli;  İskenderiye ve İstanbul  bağlamında gizli , Mekke ve Medine ekseninde  açık  doğanın bu döne  çizgisini her halde tarihçiler daha iyi biliyor olmalı.. Bu da küresel çözümdür. 

Yaşantımızı ve üretim araçlarımızı, davranışımızı ve tüketim amaçlarımızı, görüşlerimizi ve eğitim ilkelerimizi ve nihayet  tutumlarımızı ve yönetim ülkülerimizi, düşe götürmelerimizi  ve dile getirmelerimizi  içtenlikle ve sürekli sorgulayıp düzelterek,  okuduklarımızı ve yazdıklarımızı doğrulukla ve güvenilikrlikle denetliyerek,  daha doğruyu, daha gerçeği, daha güzeli daha iyiyi bulma yolunda ilerlemek bireysel ve toplumsal çözümün kurgusal ifadesidir. 

Birbirimizin kimliğine ve kişililğine  saygı göstererek, birbirimizin önderine, öncüsüne, öğretmenine ve örneğine dil uzatmadan, diline ve şivesine, dinine ve mezhebine karışmadan, ekmeğine ve onuruna hürmet ederek,  iletişim ve özgürlüğümüzü artırarak içten tartışmalı ve yapıcı eleştirmeliyiz.   Bu sayede taze verileri ve yeni bilgileri paylaştıkça, beceri ve  başarımızı kıskanmadıkça, bu dünyada, güvenli  adımlarla bireysel  gelişme ve türsel evrimimizi sürdürerek, daha çok üretken, daha çok özgür, daha çok onurlu, daha çok mutlu olacağız. Bu da büyük adamlardan daha çok büyük insanlara yönelmekle gerçekleşir. Her iki tür de bize lazım ama büyük insanlara vereceğimiz önem ve değer, büyük adamları daha başarılı ve yararlı kılacaktır. Yücelttiğimiz hak, kuvvetimizi de yükseltir. 

  Eğer savurganlığımızı engellediğimiz ve saldırganlığımızı durdurduğumuz gibi,  içten bir şekilde, küfür ve şirkten arınabilirsek, kesret ve ebterden uzaklaşabilirsek, böylece;  üretmimizi anlamlı, özgürlüğümüzü amaçlı, onurumuzu sürekli ve mutluluğumuzu kalıcı kılabilirsek,  öte dünyada bu yetkinlik sürecimizi yararlanma düzleme yaparak yetkinlik yolunda ilerleyeceğiz. Bu yolda Samadani Kudret’ten bir Bağış’a ve İlahi Rahmette bir Veriş’e  mazhar olursak, “birlik” sırrıyla  arıttığımız “yetkinlik”imiz kurtulacak, “varlık” seyriyle kazandığımız “iyilik”imiz korunacaktır. 

Çünkü mimin içindeki nun sırrı gerçekleşecektir.  Nar (YANICI bir numaralı hidrojen; yokluğun can ateşi) ve na (YAKICI sekiz numaralı oksijen; varlık ben bizi) ile bir araya gelirse su olarak söner ve söndürür. Su sırrı .. ve.. uS seyri. Su, gaz ve katı arasında yapı ve yakı taşımızı taşıyan sıvının sırrı. Us yani orta anlamda,  müstakim akıllar ve selim kalbler ile  sıhhatli  nefislerin ve salih ruhların  beynindeki nüha (vicdan)  ve  lüga (lisan). Böylece   iktisadı yaratan işlerimiz kutsanacak,  adalet uğruna atanan hayatımız kutlanacak, bir amaçla, ısraf ve zulumdan arınmış bir yaşamla,  adanan “sonsuz” mutluluğa, özgürlükle birlikte,  İnşaallah,  hoşnud olarak ve olunurak,  kavuşacağız. 

Filimde bu hoşnudluk, “Sen ölemezsin..  çünkü seni seviyorum.” SIRRINI diyen Bizin, yani seçen-istenç/irade (NUR:Triniti-Tanrı) nin yaratıcı nefesi ile dirilen bölen-bilinç/idrak (NAR:Neo-Ölüm) yani Ben, “Geleceği bilmiyorum. Nasıl biteceğini değil nasıl başlıyacağını söylemek için geldim.” SEYRİNİ  muştulamış, çağdaş iletişim  diliyle yani sinema ile  ses-len-dirilmiş. Burada daki çağırı Müslümanların eliyle değil çağa eğemen batı uygarlığıyla olmuştur. (Burada simgesel ifade edilen soyut ve içkin  benin özel kişi  ve öznel kimselerle bir  ilişkisi yoktur. Koca Yunus, “Bana bende demen, bende değilim, bir ben var bende, benden içeri” ile ifade ediyor) 

Bu ses, 
geleceğe açık ve özüne dönük  ikincil sadık- özgürlüğün;
sözü ve özü anlamış verilmiş hamil-özdeşliğin; 
doğa ile tanışık döne ile barışık emin-özerkliğin; 
közü kutlu ve tozu mutlu ölümsüzlüğün;
çağrısıdır.

Bu çağrı, inanç ve sevginin hak ve dua   kanadını buyruk ve bilginin kuvvet ve hamd   kanadıyla birlikte çırpan ak güvercinlerin ve muhabbet fedailerinin barış uçuşudur. Yazgı yuvasında çıkan ve ayrılan yargısal nesne-güvercinleri (dalgacıklar)  yada vergi  merkezi dönen ve akan  kümelenmiş kurgusal kimse-noktaları (parçaçıkları),  rengarenk yıldızların ve çiceklerin ışığının ahenginde best  ve avaz avaz bağıran gezegenlerin ve atomların sesinin ritminde mest olmuş bir evren modeli ne kadar şirindir. Yoksa görünen boş karanlık boşluğun  ve kör ateşinin doluluğun ne anlamı olur du? 

BEYAN’da biçim, arayüzün  görünen yan, içerik gizlenen yönüdür. AYAN’da savaşan askerlik, barışan sivilliktir. CEMİYET’de sınav kamusal yaşam, yarış kişisel tanınçtır. MÜLK’de gün dışarda dönem akım, yol içerde yönelen komuttur. Birinciler kevni şerait (koşullar), ikinciler kitabi şeraittir (kurallar). 

Tam akımda (kitap ve kevnin tümleşik devresi) kamil  komutu (aklın ve naklin birleşik tümcesini) bulunduran donam-yazılım İÇERİĞİ, , kullanıcı -makina düzleminde  cereyan eden BİÇİMLE bir araya geldiğinde, (ideo-teknik  bir bilgi yarışı  içinde oto-net bir sınav barışını bulunduran ve tabii ve tarihi süreçlere dayanan ağırlıklı küresel uygarlık,   ağırlıksız evrensel uyumkarlık açılacak ve yerin-göğün görünmez askerleri (melek ve ruhaniler) , görünen sivillerin (cin ve ins)  karşısında selam duracaktır. 

Saygılarımla.
 

Osmanziya
 
 

DİPNOTLARI







 (*1*)  DÜNYAYI KURTARMA VE KENDİNİ BİLME 

Metriks filminin konusu klasik  “dünyayı kurtarma” projesidir... Onu konusu aynı  filmlerinden ayıran, aynı zamanda “kendini kurtarma”ya işaret etmesidir. İnsanın bireysel gelişmesini  toplumsal gereksinmesiyle   bütünleştirmesidir.  Geleceğe gerçekçi bir ufuk açarak “MAKİNALARIN EĞEMENLİĞİ” gibi bir tehlikeyle   uyarması ve bunun çaresine işaret etmesi de filme ayrı bir değer katmaktadır. 
 
 

Başkaları dünyayı ele geçirmekle suçlasa bile,  insanın kendisini bırakıp dünyayı kurtarmaya  kalkması, onun vazgeçemediği bir tutkusudur. Bu tutku altında gizlediği, geçiciye düşkün  küçük çıkarları ve gücü kullanan aşağılık hisleri, kendini kendisine  ele verir. Ama  ne yazık ki  kurtarıcıya bağlananlar bunu duyamayacaktır. Zaten , kurtarıcının nefsi bunu çoktan gözardı edecektir. Yoksa dünyayı istila eden “büyük adamlar” doğmazdı. 

Başarmak,  doğal ve  dönel  bir süreç;  kahraman olmaksa  törel ve yasal  bir ülkü.. ancak başarının  ve karizmanın ürettiği etki ve yetkiyi aşırarak  genişletmek süretiyle başka özgürlükleri kısıtlamak, ancak gerçek özgürlüğünü kazanamamış bir kaynağın, “her şeye karışma” arzusu ve  marazi bir durumudur. 
Keza eğemenliğin sağlayan  gücü  taşırarak yükseltmek,  köküne inememiş  bir ereğin,  saldırganca  ilerlemesi,  her şeyi kuşatma ihtirası ve  patalojik bir sonucudur.

Başarı; yetenekleri ve olanakları saymazsak  verimliliğinin ve çabukluğun dercesine göre “özgür”  ve  “içten”  kişiliklerin ürünüdür. Böyle bir kişilikle  bağdaşmayan “ele geçirme”  (mülkiyet) arzusu ve “egemen olma”  tutkusunun ortaya çıkması, pozitif değerlerin, negatif değerlerle iç-içeliğiyle açıklanabilir. Bunun anlamı, özgür ve içten başarı, pozitif arınma (kesb) tamamlanmadıkça ve salt korunma (vehb) ile sonuçlanmadıkça, marazi heva  ve hastalıklı hırsın her aşamada her makamda  ortaya çıkabilcek demektir. 

Bu marazi “malik olma” durumuna ve şu patalojik “hakim bulunma” sonucuna çeşitli etkenler neden gösterilebilir, fakat hepsinin kökeninde, kendini bilmemek,  ölüm gerçeğini unutmak  ve yaşamı ciddiye almamak yatar. Zaten her tülü bilgisizlik ve sorumsuzluk   sadece zarar ve felaket doğrur. İnsan  göz ardı ettiği ölümle  göz göze gelince,  dünyanın boş olduğunu kavraması geçikmiş bir tespittir. Yaşamının sonuyla ansızın karşılaşanın,  dünyanın  geçiciliğini anlamasının artık yararı yoktur. 
 

Üstelik gösterişin  ve doymazlığın   beslediği bu aymazlığın, yarış normlarını çiğneyen   eğemenlik tutkusunun  tesiri, sadece kişisel zarar ve bireysel sonuçla sınırlı kalmaz. Milyonlarca kişileri yönetenler  ve milyarlarlaca dolarları döndürenler teknolojinin ve örgütleşmenin  kumandasını ellerine aldıklarında, eğer bu illetli tutkuya yatkınlarsa, her değeri silip süpürürler. Yayılmaya  ve kuşatmaya çalışan   geçici gücün, teknolojiyi aciz bırakan  tayfundan  farkı,  korkaklığın aczinden yararlanan  saldırganlığın uygarlığın kökünü de  kazımasıdır. Körükörüne  büyümeye çalışan dünyevi servetin, kazandıklarımızı silip süpüren selden ayıran,,  insanın onur ve saygınlığını da yıkmasıdır.

  Böylece  her şeyi  tutmaya ve her yerii yutmaya kalkanın, aç fakat obur (kör)  bir mideden farkı yoktur.. filimdeki enerjisiz kalmış  makinanların  da aç bir insandan farkı yoktur.. Bu makinalıktan dolayı,  “midesine” (hass’ına  ve hiss’ine, ihtirasına ve istibdadına ) karşı koyamanların açların, vicdanı olmaz.  “nefesine” (enesine ve emnine, idrakine ve iradesine)  hakim olamayanların duyguları  körelmiştir, insafı bulunmaz. “nefsini” (nazarını ve niyetini, iktidarını ve ihtiyarını) yönlendiremeyen nefislerin, başkalarını düşünecek acıması kalmamıştır. Adaletten yoksun olanların,  özgürlüklerini sonsuza dek yitirme bahasına yetkilerini ve güçlerini kullanarak   şu yer küresi denilen “toz” zerresine,  hakim olması, olağandır. Bu nedenle “kötülerin eğemenliği” geçici bir süre de  olsa haksızlığa kahramanca direnmeyen ve güce karşı  medeni cesareti  bulunmayanların,  aciz ve korkakların  dünyasında pek ala mümkündür.
 

Dünyayı ele geçiren makinaların  eğemenliğinden kurtulmak istiyen insanların mücadelesi ve bu mücadelenin kurtarıcısının inşa edilmesi metriksin ana konusu. Bu olası hikayenin olağanüstü yanı , kendini bir vefaya feda eden  kurtarıcının sevginin güçüyle   dirilmesi ve makina üstü hıza kavuşması  yani sonsuzluğunu ve özgürlüğünü kazanması ve bu suretle dünyanı kurtarma operasyonun başlaması.. 

İnanç ve sevgi,  bilginin ve gücün   üstünde bir değerdir. Bu bilgi ve gücün (Kuvvet) gerekli olmadığı anlamına gelmez. Hatta tek başına inanç ve sevgi (Hak) de yeterli değildir. İnsan inancın ve sevginin heyecan ve zevkine kaptırıp, kendine yeter gördüğü anda dünyayı  bilgiye ve güce yani makinalara kaptırır. Nitekim bugün batının yöneldiği doğudaki Hak, batının elindeki Kuvvet’le tezahür imkanında yoksun kılınmaktır. Varlık ve yokluk, süreklilik ve değişme, yinelenme ve yenilenme birbirini tümleyen süreçler; nesneler ve kimseler, yaratılış ve buyuruluş, evren (kevn)  ve betik (kitap) birbirini bütünleyen oluşumlardır. Çünkü kaynak olan  bilgi ve gücün asli sahibi, erek olan  inanç ve sevginin mutlak maliki olan, Mülk ve Hamd,  kendisinden gelen ve kendisine dönen  Zat-ı Vacib-ül Vucud’undur. 

 Bu yüzden,  “kuvvet”in (kötülüğün)  dünyayı  ele geçirilmesi mümkündür ama bu eğemenliğin sürdürülmesi zordur.  Hikmet diyarı olan dünyada ise Hak’kın (iyiliğin)  kuvvet olmadan tezahürü yoktur. Çünkü her ikisini  eşleştirmek, “insanın” sorumluluğu verilmiştir. Hakkın ortaya çıkması için, cesedini ve ruhunu dengelemek bireyin yükümlülüğlüne bırakılmıştır.  Birleştirmek değişme ve sürekliliğin korunduğu sağlıkli bir süreçtir. Yetkinleşmek ise biriiğin ve çokluğun birbirine bağlandığı sağlam bir gidiş ve akıştır.  Ama bu insanın eksikliği ve yetersizliği nedeniyle bu denge yeniden kurulmak üzere bozulur, bu koruma yinelenmek üzere kalkar, bu bağ birleştirilmek üzere yine  kopar.  Ne iyiler ne kötüler dünyaya sonsuza dek eğemen olabilirler. Gündüzün  ve gecenin dolanımı  gibi Kemal ve Zeval döngüsü tazelenir. Günde gece ve gündüzün değişmesi ve karanlığın ve aydınlığın dönüşmesi  gibi uygarlıkların başlayıp ve bitiş dönemlerini göre döneye (tarihe)  bir iyiler bir kötüler damgasını vururlar. Ama döne (tarih) bitip akım (rucu) başladığında, hakkı ve hakikatı tanıyan iyiler evren ağacının pozitif dalında, hayrı ve hüsnü çiğneyen kötüler evrenin negatif dalında, kazandıkları yetkinlik (+/-)  çizgisini, sonsuza dek yararlanma çizgisi olarak sürdüreceklerdir.  Zaten dünya  dahil  güneşin ve evrenin kozmalojik kanunlarla (çekim ve radyasyon hesaplarıyla) saptanabilen bir doğal ömrü (ecel-I müsemma) vardır. Ama ecel-I kaza (kıyamet) ile yazılı  bir vakitte dünyanın veya güneşin veya  galaksinin ve ya tüm evren ölebilir. 

Ancak önemli olan ne doğumdur  ve ne de ölümdür. Önemli olan, süresi ne kadar olursa olsun bu iki nokta  arasındaki müddette, yararlanma çizgimizi, aktif  nicelikte ilerlemelerle  “doldurmak”. pozitif nitelikte  gelişmelerle değerlendirmektir. Yaşantıyı sürdürmek   zorlayıcı bir işlev ve gereksinimizi karşılamak çekici  bir görevdir. İnsan için en önemli olansa, dünyadaki yararlanma çizgisinden ahiretteki yararlanma çizgisini oluşturmak, bu yetkinleşme grafiğini yükseltmektir. Yoksa altındaki hayat ve üstündeki şuur arasında bırakılan, içi yüz (batın)  ile dış yüz (zahir) arasında yer alan ve  zat-I sadr  ile hasıl-ı haml ortasında bırakılan  “ben” denilen “ara-yüz”, sanallığını saltlıkla karıştırıp bağımsız bir merkez gibi davranarak, gölgeyi gerçek görerek, dünyayı etrafında döndürmeye yani dünyaya eğemen olmaya kalktığında,  kendini bile kurtaramadan, yanılgıların en kötüsüne ve aldanışların en kayıplısına uğrayarak hakkettğine kavuşur. 

Böylece  beynini besleyen nefeslerin (taze glikoz ve oksijen)  sayılı olduğu idrakinden yoksun bir iradenin,  kökenine başkaldırması,  yıkılışın başlangıcı olacaktır. “Ego/Ene/Ben”e verilen yetenek ve yetkiyi, bunlarla ürettiği başarı ve gücü, bunlarla elde ettiği etki ve iletiyi, bunularla yapılan dönüşüm ve çevirimi, bunlarla gerçekleştirilen işletim ve işlemi; kötüye kullanlması, ister geçrek kişide ister tüzel kişilikte olsun,  dünyasının kıyamet hatimesinin mukaddemesidir. İktisat ve adaleti ısraf ve zulumla değiştiren hakikatın ve hakkın aksine yönelen bir yol seçer. Böylesine savurgan bir yıkılışın bedeli, dünyada gücünü kaybetmektir. Hak-sız bir oluşumu hazırlayan başarının ahirette karşılığı, yetkisini yaşamın tadını (salahını) ve tanıncın sevincini (selahiyetini) sonsuza dek bırakmaktır.. “Salah” ve “sıhah” imkanını kullanmayan acımasız bir gücün, acıklı bir bitişi.. Mütecaviz  bir  hürriyetin, ürkütücü akibeti.. Belki gelecekteki  metriks (makina)  esareti, böyle gökleri karartan  insanoğluna,  uygarlığın bizzat kendisinin verdiği  bir tepkisi olalcaktır.. 

Bunun içindir  ki Kahin, Neo’ya,  doğu ve batının ortak kodu olan “KENDİNİ BİL” komutunu, hatırlatıyor..  özgürlüğe çağırıyor; “men arefe nefsihi fakat arafe rabbuhü”  işin (emr’in) özünü anla, gücünün (kör) tozunu bil ve düşünün (boş) tözünü tanı.. özerk  ol; kurtul ve kurtar. Bunun anlamı,  “oku”manın bütün boyutlarıyla,  “kozmik proğaramın” okunabilmesine kadar  kadar sürdürülmesidir..

Şimdi bu karadeliklerde olduğu gibi yutma-yayılma sürecine benzeyen  psiko-sosyal taşma-aşma etkinlikleriyle,  tarihi  sürecinin tabiileşmesine böylece tarihle birlikte tabiatın da yıkılmasına kainatın sahibi müsade etmeyecektir..  yer yüzündeki doğal hayatta barınan kültürün  yüksek bir teknoloji ve ideolojiye sahip uygarlığa evrilmeden ve bu suretle daha yüce  bir yaşama çevrilmeden, boş yere heba olup   silinmesine neden olacak bir döne (tarih) gelmeyecektir. Her halde tabiattın tarihi çıkaran kudret, tarihin misyonu tamamlamadan bu  izin vermez. Hikmet adına, TABİAT BOŞLUKTAN NEFRET EDER, der,  Aristo. Felsefenin HAK KURAMI dediği DİN’in Hak dava ve daveti ise er-geç gerçekleşecek,  her nesne  layık olduğu cereyana ve her kimse ehil bulunduğu seyerana kavuşacaktır. Tabiatın anlamı ve  tarihin amacı,  daha geniş boyutta, daha  bir canlı zeminde ve  daha yüksek bir bilinçli ufukta yücelmeye devam edecektir. Varoluş olasılıklarını,  iki ucunda yansıtan bir Şecere-i Kainatın, her tomurcuğunda bir çicek açacak, o çicek bir evren doğuracak, o çicekse  meyvelerini vermeden yapraklarını dökmeyecektir.  Bu ezeldeki elest meclisinden  gelen “kalu bela” konuşması ebede gidecek.

&

Nüfus İdaresine gidenler orada raflarda dizi dizi üç tür klasör görürler: DOĞUM   dosyaları, EVLİLİK dosyaları ve  ÖLÜM dosyaları. İşte varlığın bütünü ve yaşamın özeti. Doğum ve ölüm, yaşama  gizemli bir giriş ve çıkış sürecidir. Evlilik ise, eksikliklerini ve yetersizliklerini tensel ve tinsel eşleşmek ve birleşmekle tümlemenin adıdır. Bu kurumla biri yaşama (hayat ve cesed)  diğeri  tanınç (şuur ve akıl) ait iki işlev gerçekleştirilir: Birincisi; dişil-eril (ünsa-zeker) yapıların birleşerek  “çoçuk” ile çokluk ve çeşitlilik kapısı alanır, yapım-yıkım sürecini (canlıyı) başlatan birleşmeyle yaşam  “yenil”enir. İkincisi erkek-kadın işlevlerin eşleşerek bağlılık ve güvenilir yolu açılır, yetersizliklerini “yetkin^” ölçü ve kurallarla denetleyerek  ve düzelterek  iradelerini bütünlemenin, özveri ve bağışla benlerini bize çevirmenin,  sevgi ve saygı ekseninde  mutluluk ve kutluluk arayışı “yine”lenir. Bu tensel birlik ve tinsel birliktelik  bize, insanın doğal tarlası ve beşerin gerçek bir fabrikası olan  aile kurumunun neden dini terbiye mazhar ve ahlaki tecrübeye makes KUTSAL bir müessese olduğunu  da gösterir.

  Yeni bir doğumla yaşam, başladığında cisim (donanım)  ve zihin (yazılım) bir aradadır, ölümle noktalandığında ise onun yapı ve işlevi cesed (toprak) ve ruh (tohum)  geldiklere yere dönerler. Bu süreç insanda en yüksek zirveye çıkar. Bizim kendimizi bu değişme ve sürekliliği içeren proseslerden ayırıyoruz ? Her günkü  “yaşamda,  “Ben”imizle sürekliliğini tanırken, bir gün ölümü tadıp, canımızın yer değiştirmesini,  “yokluk” saymak    neden ? Belki bu yaşamı maddeye indirmek, manasız bir yaşamın  sorumluluğundan kaçınmak için!

Yaşamımızın her gününde, günün her anında;  doğum ve ölüm birlikteyken, yaşamı sürdürme olasılığı (%50)  ile canımızn çıkma olanağı (%50) beraberken, ölümü gözardı ederek,  doğumun yol açtığı sorunlardan başkasını görmemek ne kadar reell? Gerçekliğin yarısını biçerek, “Can”ımız hiç çıkmayacakmış gibi yalancı dünyaya “sonsuz” rengi vermek ne kadar rasyonel  ? Belki bu hakikatsızlık ve akılsızlık, ahlaksız sunumun gerekçesi olan  körlükten  ve  dinsiz bir tutumun dayanağı olan boşluktan kaynaklanıyor.

 Doğum ve ölüm yatayının (---)  ömür ve akıl dikeyi  ( l ) ile oluşturduğu hedef göstergesini (+), her işin, her sürecin, her işlemin üzerinde görmeden  yapılan her atış karavana olacaktır. 

Eğer rabbani bir eğitim dışında isek, nazarı ve niyeti değiştirmeden ve denetlemeden, manayı ve gayeyi düzenleme ve düzeltmenin imkanı yoktur. Çünkü idrak ve irade, sağlam mantık ve sağlıklı bir meşit üzerine kurulur. Hüdai bir yönetime yüz çevirmişsek; İlim ve hükümlerini tasavvur ve tasdik etmenin temel araçları olan usul ve iman köküne inmeden, sanılar ve kanılarla doğru  bir yol çizmek imkanı yoktur. Çünkü çevresindeki bilgi kaynaklarını (kitap ve kainat, akıl ve nakil) birleştirmeyen tasar  ve özeğindeki buyruk araçlarını (nefis ve ruh,  akıl  ve kalb) dengelemeyen  karar;  başarılı bir yürüyüş seçemez. 

Ancak görülen şu ki, “değişimin” çözümüne karşı, bütünlük ve doğruluk “süreci”nde,  birlik ve iyilik   işlevini ve görevini “sürekli” gerçekleştirmek gerekir ki bu gerçekten zordur. (ki bunlar Platon’un en yüksek idealarıdır) İnsan türünün gidişinin ufukta görününen ucu,  dünyayı ya tüketecek  yada batırarak bitirecektir.

Ancak  ihtiyarın inisiyatifinin (istencin seçiminin; irade),  istinktin iktidarına (güdünün gücüne; meyil ) müsade etmemesi de insandan beklenen bir görevdir. 

Uygarlığın tekerrüren ve teceddüden deveranının son kemalinin zevali anında, ulvi cereyanının başlangıcı olan kıyameti hazırlamak üzere gelecekte, interaktif donanım ve yazılım ile makine ve insan bileşimi,  sağlığını yiterecektir. Mekanik, sibernetik, otamatik, bionik ve “biolojik” makinelerın yani yarı insanlanşan makineların veya tamamen makinelaşan insanların  kör ve yıkıcı gücünün, geçici bir eğemenliği, bir yazgı olsada,  olmasada; geleceğin daha iyi olmasına uğraşmak aklın bir gereği ve  işimizin daha güzel sonlanmasına çalışmak naklin bir buyuğudur. 

Yaşamın  oldukça üst seviyesine tadmakta olan  bizler için, ölüm olgusu, değişim ve süreklilik sürecini  çözen yada bozan noktadır. Şuurun zirvesine yönelen bizler için, varlık ve yokluk gerçeği  çokluk ve birlik konusunu   bitiren  yada başlatan bir uçtur. Kaltığımız gizemi ve döneceğimiz yeri belirleyen bu seçimden, bu karardan emin olmamız gerekmektedir. Atalet hastlağın sıyrılmadan ve batalet sakatlığından kurtulmadan bize huzur yoktur. Bazan “Ne etrafa  verdi rahat, ne kendi buldu huzur, dayansız ehli kubur” denilen  kötülerin ölümü, etrafın  sorununu  bitirip kendi sorununu başlattığı gibi bazande tersine  yeri doldurulamayan bir amirin yada alimin ölümü, kendisinin sorunlarını bitirirsede  etrafına  sorunlar başlatır. 

Demek,  dünyayı kurtarma yada dünyayı ele geçirme,  toplu ve büyük bir ölümler içeren  olan  felaketi, afeti ve helaketi   önlemenin  yada başlatmanın nedeni olmuyor mu ? Demek ki metriks gibi, gelecekteki yaşama öykünen her filimin yada  yaşayanlar için  bir filme dönüşmüş geçmiş yaşamın, doğrudan yada dolaylı her konusunun ana teması, ölümdür. 
 

O halde varlığı bütünüyle görerek;  yaşamı ciddiyetle   çözümlemek, hangi gezeğene sıçrasak, hangi galaksiye göçsekte beraberimizde götüreceğimiz  “ölüm”e,  ister bireysel ister türsel olsun, geçici yada köklü olarak, maddi veya  manevi bir tarzda,  çare  aramalıyız. Güneşin gerçek ve görünür hareketi arasındaki farkı anlamak insanlığın ikibin yılına mal oldu. Hayatın ölüme mi doğuma mı aktığını anlamak daha da uzun sürse bu yönün araştırılmaya   devam edileceği muhakkakdır.  Bu doğal metriksin “boş benin düş dünyası” nda beklemeye tahammül edemeyenler için  kısayol !…  Önceden getirdiği önsel aklı ve sonradan edindiği sonsal ilmi birleştirip  kitaba hiçlikle girmek ve heplik ve yetkinlikle çıkmaktır. 

(*2*) HIFZI HAYAT VE TAHTI ŞUUR

Tarih,  tabiatı  nasıl yineleyerek destekler ? Tabiat,  tarihi niçin  yenileyerek besler ? Bunu Tanrı ve Din yerine Tabiat ve Tarihi koyurak hallettik diyelim! Kainat ağı-nın bu tarih ve tabiat kanatlarının, alemin varlıklar ve olaylar yanlarının, dünyanın  zaman ve mekan kadrolarının aç-ılarak  ağ-aç olması,  hangi yapılar ve işlevler  ile gerçekleşir ? Bunu da fenlerle yavaş yavaş öğreniyoruz sayalım ! Bu akımın ve gidişin düzenini  tanımlama yolunda hikmet ile ne-y-i bilmeyi ve kim-i bulmayı umuyoruz ? Bu işi de Felsfenin Başlangıcına bırakarak bitireceği günü bekliyelim!  Peki  şu ilerlemenin ve yürüşün düzeneğini tespit yolunda bilimimiz ve felsefemiz bize neyi kesin ve kalıcı olarak veriyor ? Kocaman bir hiç! Nereden geliyoruz, nereye gidiyoruz ve nasıl kanıtlarız gibi kaynak ve köken soruları ilk ve son cevapları, ben öldükten sonra bulanacak ve cevaplanacaksa benim ne işime yarayacak ?
Yada şimdi bulsam, geçmişte yaşayanlara ne olacak ?

Yazgının yargıya buyruğu nasıl infaz edilir ? Hukuk ve bilim nasıl canlı ve diri tutulur ? Müşterek vicdan ve ortak akıl nasıl kurulur ? Bu medeniyetin hars ve umran kanatları nasıl açılır ? Olasılıkların, olayların, olguların, olanakların,  koşullarını deneyletmesi (cerb) mesajı nedir ?  Yasaların, ilkelerin, ölçülerin, kuralların (cebr), kararlarını  dayatmasının misyonu nedir ? Varoluşun kurgusuna ilişkin  fakirlik, hastalık, ihtiyarlık ve ölüm gibi sorunları ayrıntılarına girebilirsiniz! Sorunlar ve çözümleri zincirini;  gereksinimlerin doğurduğu yeni sorunları,  onların götürdüğü  yeni çözümleri, yeni çözümlerin eskiyerek ortaya çıkardığı yeni sorunları yada yeni gereksinimleri.. onların da.. bu işi bitiremezsiniz! Değişim bitmeden yenilenir, süreklilik kesilmeden yinelenir.. biten ve  kesilen nesnelerin koyboluşunu ve acısını yada  ölen ve yiten   kimselerin ayrılğını ve üzüntüsünü  nereye koyacağız ? Ya da, bitmez ya (Ni’met ve Hamd sorunu bitmez! Ayet ve Şükür davası tükenmez!)  gelecekte  sorunları bitirdiğimizi varsayalım..geçmişte  giden kimselerin, canların, cananların, zihinlerin, şuurların, istiyenlerin, arzulayanların, sevenlerin günahı neydi ?

Mutluluk ve kutluluk geleceğin, mutsuzluk ve yoksulluk geçmişin mi olacak ? Kitlelere kıyan katiller cezasız mı kalacak ? Kendini insanlığa feda eden adiller, mükafatsız mı olacak ? Ve en kötüsü bu iki uç eşit mi olacak ? Bu haksızlığa dayanamıyorum. Bu acıya katlanamıyorum ve Buna isyan ediyorum. Tabiat denen  sözde ilahı yadsıyorum ve Tarih denilen kara yazgıyı tanımıyorum. Bu sanı ve şu kanı, benin,  yalancı ve inkarcı yanılsaması ve bencil ve çıkarcı bir yansımasıdan ibaret bilgisizlik ve acımasızlıktan başka bir şey değil. 

Bitmez tükenmez sorular ve sorunlar... Demek ki Kozmik ağacın iki dalı olan cennet neden ucuz değildir ve cehennem niçin luzumsuz değildir, şimdi anlaşılıyor ? 

Bu ontik, kozmik ve existantial varlık-konularını her zaman sizinle tartışmaya ve konuşmaya hazırız. Görüşlerimizi eleştiri süzgecinden geçirerek  düzeltmeye ve bilgilerimizi bildiklerinizle denetlemeyi bekleriz. Ama  mahkemelerdeki hakimlerin maaşları için çalıştığını , Hastaneleredeki hekimlerin saygınlığı için çalıştığını , Labaratuvardaki alimlerin şöhret için  tasarım uğraştığını, dairelerdeki müşteşarların makam için karar için çırpındığını düşünenler aldanır.  Anlamsız ve amaçsız boş ve geçici bir dünya için   karar ve çare,  bilim ve işlem ürettiğini sananlar yanılırlar..  Üst bilinçleri herhangi  bir çıkar için bu işleri yapsa da alt bilinçler,  erişilen  başarılarla birlikte, yapılanların  sorumlululuğunun yüklenildiğinin de farkındadır. Bu işte, hırsı ve hıfzı hayat,  bu işletimin  tadını alsada;  fevki ve tahtı şuur,  işlemlerin yükünü taşır. Ne mi demek istiyorum? Ve’lerin yerine kırmızıları koyarsanız anlarsınız! 
 

(*3*) MATH

Bilindiği gibi metriks, matematik bir araçtır, belki matematiğin başka bir adıdır. Çünkü metriks; Geometrik eğrileri(nicel sürekliyi)  , aritmetik (sayıl süreksiz) formüller haline getirir. Bilgisayarın belleği de , bilgileri bu metriks formatında  saklar. Yani bellekte datalar, köşeli yani  “Kübik”  bir ortamda, üç boyutlu bir hacim şeklinde tasarlanrak  depolanır.

 Şayet  altı yüzlü  kübik  ortam yerine yuvarlak “Konik” yani küre ortamında tasarlanarak saklanabilseydi, biz sadece belgeyi değil bilgiyede saklayabileceğimizi ve bu yüzden belge sayar yerine bilgisayar yapabileceğimizi düşünüyorum. Bu neticeye ulaşmanın İkinci koşulu, bilgi tasnifinin yani verileri saklama ve erişme yönteminin , gerçeğe giderek daha çok “dos”tlaştırılıması. Böylece gerçekte bilgiyi değil belgeyi sayan bu önümüzdeki belgesayarın,  pro-tasar pro-karar yani ilm ve hüküm öncesi bilgiyi hazırlyabilen bir gerçek bilgisayara haline getirilebileceğini umuyorum. 
 

Biz matematik metriksten söz ettik fakat yöntembilimsel  şema, sadece sol kenarda  lineer çalışan math metriksi değil sağ kenardaki  lojik, üstteki linguistik, alttaki metodik metriskleri de içeren bir arayışın peşindedir. Donanım ve yazılım ile insan  ve makine etkileşimi geleceğin senaryolanandığı film olan  MATRİX’i oluştarabilir; korkutucu ve ürkütücü sonumuzu hazırlayabilir. Yani metriks META-RİSK olabilir. 

Ama şunu biliyorum ki insan (ins)  ve kainat (kevn)  bir bütündür ve “insan” bu bütünün kökenidir. Hem bütün hemde köken, kaderin,  takdirinde ve koordinesinde, kudretin tasrifinde ve kontrolündedir. Onun için “kadere iman eden kederden emin olur.” Şimdi insanın evrendeki yerini arayanlar “kendilerini bulup” kurtulduklarında yani gelecekte,  evrenin insandaki yerini aramaya başlayacaklar. 

Metrik konusuna girmeden önce onun başka bir adı olan matematik üzerine bildiğimi söylüyorum. Bilmediğim ise nihayetsizdir. Matematiği öz işlevini temsil etse, eskilerin  riyaziyat (hesab ilmi)  dedikleri bu matematik  ilminin  bu “metriks” fonksiyonuna “BERZAH” demek isterim. Bu arayüz/interface daha geniş anlamlarda, cerb ve cebr alanları beyninde  cesettir, zecr ve cezr  okyanusları maracındaki cereyandır, cezb ve celb aşamaları mabeynindeki davettir, lafz ve mana işlemleri beyanındaki  delildir.  Böylece bu metriks  keyword’unun takibinden de kurtalmak istiyorum. Ama yerleşinceye kadar metriks demeye mecburum.

Bildiğim kadariyle math, geo-metri ile aritme-tik’i birleştiren bir ilim. Başka bir ifade ile  riyaziye, hesab ilmi ile hendese ilmi arasında bir arayüz (berzah-interface) dür.  Başka bir ifade ile de, lojiko-matamatik hakikatın (yani ayniyetin) yani mantık ve matamatik gerçeğin (yani özdeşliğin) sol yüzü. Matematikçi sizsiniz yanlışsam düzeltiniz. Reel Nisbi ve Rasyonel Kutbi uçlarıyla İmkanın gözlenmesinde ve dillendirilmesinde  kullanıldığı gibi  Vucubun uslamlamasında ve simgelendirilmesinde bu Lojiko-Matematik araçtan yararlanılabilir. 

Özdeşliğin sağ yüzü formel mantık, totolojik  aynlar ve kategorik makuleler somut gerçeklikler hakkında bize fazla bilgi vermezse de sol yüzü olan matematik; somut gerçeklikler, emprik veriler,  gayrlar ve hipotetik mahsusalar  hakkında oldukca değerli bilgiler tespit ettirirler. Bu tespitle yani “mizan”ın yani ölçü ve birimlerin ve buna bağlı olarak ölçüm  ve tartımın bilimlere girmesiyle bu “yetkin” MANTIK “ilm”i ve buna bağlı olarak matematik  ara yüzde “tomurcuklanan”   yüzlerce “gelişen”  “bilimlerin” in türemesine ve uygarlığın üremesinin faktörlerinden birisi  olmuştur. 

Logos (logic) kavramın  Ratio (nüha) , Nous (akl), Nomos (Lisan), Language (Lüga) , Kosmos (Kevn) ve Homos (İns) kavramlarıyla ilişkisini irdelemek konumuzu aşar. Bu kavramları da bilgiçlik olsun diye değil, işin çok yanlı ve  yönlüğünü belirtmek için sıraladım. Zaten bu berzah web sayfamın yöntembilim bölümünde betimlenmeye çalışılmış fakat önemli olan “açıklama” getirebilmek.. Elbette bunu işi sadece “indirgemek” olan pür matematikçiler yapamaz.. bilim felsefecileri yapacaktır. 
 
 

(*4*) PHILOSOFHICUS

Felsefede iki önemli otoriteye ait iki cümle bence gerçeklik konusunda hikmetin üzerine düşen saptamayı yaptığını gösterir.  Ve içerikli hikmete, sözde felsefeye ve başıboş fenne ve baskıcı dine artık bir son verilmesi ve akılların özgür bırakılması gerektiğini göstermektedir: 
 

Birincisi Bilgi Felsefesinin kurucsu Immanuel KANT’a ait “Görüsüz kavramlar boş, kavramsız görüler ise kördür.” Cümlesi. 
İkincisi ise,  Ludwig WİTTEGENSTEİN’İN  Tractatus Logica  kitabının son cümlesi olan “üzerinde konuşulmayan konusunda susmalı”

Çünkü bundan önceki cümlesi: “Benim cümlelerim şu yolla açımlayıcıdır ki, beni anlayan sonunda bunların saçma olduklarını görür -onlarla-onlara tırmanarak- onların üstüne çıktığında. (Sanki üstüne tırmandıktan sonra merdiveni devirip yıkması gerekir.) Bu tümceleri aşması gerekir o zaman dünyayı doğru görür.”

 Din, bu noktada, yani “medeniyetin,  (M) miminin   kaldırılması”  işlemi karşısında ve  oluşan deniyet durumunda,  boş ben’e  “amaç” ve yalan dünya dediğimiz dünya oyunu’a   “anlam” verirken, ateistler bu boşluluğu doldurmak amacıyla dine yaslanıldığını ve gerçeklik karşısında korkulduğunu ileri sürürler. Ancak  onlar da, “korkma”nın  köklü-yetersizlikten doğan sorumluluk  (kasr)   gerçekliğimizi  ve “yaslanma”nın köken-eksiklikten çıkan zorunluluk (naks) neliğimizi    bir yana atsalar bile,  dilleriyle boş ve oyun deseler de,  elleriyle bir gerçek değeriyle düşe düşkünce  bağlanarak, nesnelerin kayboluşunun acısını  şuur altı ederken ve kimselerden ayrılığın üzüntüsünü göz ardına atarken  başka bir “iş” mi  yapıyorlar ? 

Ateistler, yokluğun ve yoksunluğun acısını oyun ve eğlencelelerle hatta acı ve sıkıntılarla  unutmaya çalışıyorlar,  uğraşma ve çalışmaları altında gizliyorlar.. Hasılı fen, felsefe ve teknoloji  ile  hukuk, ahlak ve ideoloji ile kurduğumuz bu gerçeklik,  medeniyetin bu umran (ilkeler ve araçlar) ve bu harsı (ülküler ve amaçlar), bizzat uygarlığın yetkililerinin (yukarıdaki iki cümle) itirafiyle, bir düştür.

Din, ise bu düşü gerçekliğe kavuşturan bir düşünüş;  düşüş ve alçalışı  yüksekliğe ve yüceliğe dönüştüren bir güçtür. Fakat bu uygarlığın makinalaşan sahipleri o derece umutsuzca bu düşe yapışmışlardır ki onu bozmayı bırakın onun aksini düşünmeye dahi tahammül edemezler. Çünkü muhtar fail (özerk eylemci) bir hürriyetin mükellefiyetini tüketip münferid kâsıd (bireysel yönemci) bir ayniyetin mesuliyetini  yitirmişlerdir. Doğruluk ve güvenilirliğini tüketip yitirenler, başkalarını da kendileri gibi görmeye mahkumdurlar. Bu yüzden kendi gibi düşünmeyenleri karanlık ve gerilikle suçluyıp olmayan geleceklerini kurtarmaya çalışıyorlar.. Oysa ahiretlerini kaybediyorlar.  Diğer taraftan dine çağıranların çoğunluğunun da bu düş’ü sadece  gönülleriyle yadsıyıp,  uslarıyla düş(ünücenin) gücünden yararlanmadıklarında ellerinde hakkı, karşılarındaki kuvvetle birleştiremediklerinden onlarda dünyalarını kaybediyorlar.

Hasılı,  yokluğu unutmak için dine yaslanmak ile ölümü unutmak için dünyaya bağlanmak  özü itibariyle ayni iştir. Çünkü soyut yokluk, somut ölümün gerçeğinin mahiyetidir. Bu O, bu Sıfır (0),  bu “Boş”luk, boş değildir. Bu nedenle gerçek şu ki dünya boş ve kör olmadığı gibi insanda kimsesiz ve yalnız değildir. Yine  bu nedenle,  medeniyetin yani uygar dünyanın ve çağdaş şehrin, savurganlığı sıfıra düşürebilmesi zorunludur  ve saldırganlığı en aza indirebilmesi gereklidir. Sorumluluğu ve yükümlülüğü tüm kimselere düşer. Nesneleri ve kimseleri özgürlüğü kadar kullanan onlardır. Yine bu nedenle,  insanın varlığını anlamlı ve amaçlı sürdürebilmesi, ancak ve ancak nesnelerin yaratılışınında kimselerin buyuruluşununda temeli olan dine (doğru yola)  dönmesiyle mümkündür. 

Dini temsil edemeyen ve bu yüzden tebliğini yapamayan dindarların dini örtmesi ile dini tanımayan ve bu yüzden insanı ve dünyanı anlamayan dinsizlerin dini karalamasının fazla  bir önemi ve kendilerine de dişe dokunur yararı  yoktur. Sadece dünyayı kendilerine zindan ve ukbalarını  kendilerine gece yaparlar. Dinin günü geldiğinde Kur’an güneşiyle uyanacaklar ama “velasr-innel-insane-lefi-husr”  o zaman, aleyhilerine  işlemiş olacaktır. 

Gece ve gündüzden ibaret günün kullanımının “BEŞ VAKİT”  ile  ibadet haline getirilmesini İslamiyette buluruz.  İslamiyetin buyrukları helal ve haramları bir yüktür ama emir ve nehiyleri  aynı zamanda  güven veren bir yükümlülüktür. Bunlar iman denen koruyu iç atmosferi yani intim-sferi hazırlayan yapı ve işlevlerdir. Bir atmosfer şeraiti (koşulları)  gibi bu şeriatta    (kurallarda) koruyucu kalkan gibi kendine bağlananı çevreler ve onun idrak ve irade yüzeyinde hayat emamrelerinin doğmasını sağlar.
 
 

(*5*) KONTROL

 Bütün bu oluşumlar bu müslümanın iç  dünyasının yirmiüç derece eğimli olmasıyla (mütevaziliğiyle) oluşur, kişisel ve kamusal hayatanın, amatör ve profesyönel eğilimlerinin, kısaca  dört yaşantı mevsiminin sağlıklı geçmesini olanaklı kılar: Sensual hayatı (spor ve seksüel yaşantısı), entellektüel hayatı (biliminin mesleğini  ve sanatının meşrebini), emasyonel yaşamı (ticari emiği ve siyasi etiği ile yüksek bir ahlak tariki çizer) ve en son motivasyonel etkinliği (görüş, düşünce, tutum ve davranışına yön veren ülküler ve yasalar, ilim ve ibadetine  belirleyen erekler ve amaçlar  inancının sürükliliğini ve kararlılığını korur) 

“Beş” vakit; koordinatik  kozmik bir saat olan BİR GÜNÜN,  24 saatinin  muayyen dilimlere  bölünerek zamanın disipline edilmesinden başka bir şey değildir. Yevm (gün) ’de, yer (uzam)  ve an (süre) somutlaşır. Beş vakit zaman dilimlerinde ise Din (yol) haline gelerek mekan ve zaman ötesine geçilerek “sonsuz konuşma”  başlar. Bu etki tepki bu girdi çıktı bu alış veriş, görünürde insanın kendiyle konuşması (düşünmesi), gerçekte canlı bir yayındır: Kur’an, kainatı okumaktadır. Yazması, okuyan, dava ve daveti anlayan  insana kalmıştır. Ama;  anlayan,  düşünen ve ağlayan var mı ? 

 Bir gün, doğal (gece/gündüz) olarak ve sosyal (dinlenme/çalışma) olarak ikiye bölünür. Her iki bölümdeki üçer alt bölüm  toplam 2*3=6 dilimi altıya bölünmüş gün dairesi olarak somutlaştırabiliriz. Gündüz  sabah saat 06 dan 10’a, o saatten 14’e, o saatten 18’e kadar. Gece de akşam 18’den 22’ye, o saatten 02’ye, o saatten 06’a kadar. Bu bölümlemeden başka gün dairesinin koordinatik eksenleri, psiko-somatik bir yapıya sahip insanın cisminin ve zihninin senkronize edilmesi, dört uç nokta ortaya çıkar. Sabah ve akşam güneşin (ışığın) doğuşu ve batışının (yatay çizgi) başladığı, öğle ve yatsı ise (düşey çizgi) aydınlığın ve karanlığın zirveye ulaştığı anlara tekabül eder. İkindi vakti ise, buna “orta” namazı denir ki manevi günün (istikamet) ki   başlangıç noktasıdır. Çünkü dinlenmenin (uykunun  ve gecenin)  derin vakti sabah namazı ile çalışmanın (ayıklılığın ve gündüzün)  yoğun  vakti ikindi namazının ucunu bir eksenle birleştirirseniz,  maddi güne  (maişete) karşıt bir çember kurabilirsiniz. Bu karşıtlıkta,  dünya gününün alışkın yinelenmesini yenileyen bir etken  ve monotan yaşamın alışkan sürekliliğini  kıran bir değişken  ve böylece maddi ve manevi insanı geliştiren ve ilerleten bir ruh bulabilirsiniz. Sonra sıra sanı ve kanılardan ibaret tanılarınızı düzenleme ve denetlemeye gününüzü ve yolunuzu değiştirme ve düzeltmeye gelir.. 

Demek ki insan bu beş vakit ile,  zamanın kararlı ve yerleşik kullanımını disipline ettiğinde yani cesed makinemiz kontrol ve koordine altına alındığında cisim/gün/cesedini sorunlarının ilk ve birinci aşaması çözmüş olur. İkinci aşamada dilini (ki iletişim, bu küresel çapta bugün ingilizce yapılıyor, onu bilimeyen yarım insandır) üçüncü aşama  kalemini (ki bilgiye erişme, bu çağda bilgisayar haberleşmesi ile yani  internetle yapılıyor, onu bilmeyen okuma yazma bilmez sayılıyor) dördüncü aşamada taşıtını (ki ulaşım, bu otomabil ile yapılıyor, otomobiller elinse elimdeki cüzdan fermanı benimdir diyen benimgibilerse kendini kandırıyor ) kullanması gerekiyor.  Dilini  yazıta ve cesedini taşıta  bindirmede bu araçlara “iyi kullanması ” içinde bu  binen ve binilen araçı  “iyi bilmesi” gerekiyor. Özellikle yazıtı ve taşıtı kullanan kendi cesedini ve bedeni alışkanlık ve alışkınlıklarını iyi bilmesi ve düzenlemesi gerekiyor.  Yoksa cisimin gereksinimleri  yeterince karşılanmaz günün  sorunları gereğince  çözülmez. Yevmi bitirdik, gelelim dine. 

Şimdi din konusu yani  zihin sorunları ve manevi meseleler, günün temel gereksinimlerinin karşılanmasıyla oluşan  sağlıklı bir zemin üzerinde yürürse daha sağlam çözülür. Yani gün  hakikatına  mütemessik olanın  din Hakk’ına  salik olması daha rahat gerçekleşir. Ancak şunu unutmamalı, insan nasıl hayatiyetinin devamı için ekmeğe ve suya ve havaya muhtaçsa, şuuru itibariyle sevgi ve saygıya çekmeye, korku ve kuşkuyu  yitmeye muhtaçtır. Nasıl bağlılık ve güven ister öylede kuruntu ve kurgudan kurtulmak ister. Cesedi nasıl kirlenir günde beş defa yıkanmak gerekirse, ruhuda bunlardan  arınmak gerekir. Cismi nasıl günde iki-üç defa dolmak ister öylede zihni ilke ve ülkülerle bilgilenmek , ölçü ve kurallarla beslenmek  bilgi ve buyrukla doymak ister.  Yokluğu ve  yoksunluğu göstergeleyen  ölüm,  ayrılığı ve kayboloşu dahi  görüngüleştirir. Bu şuuraltı edilen dertlerin doğurduğu üzüntü; kurgu, kuruntu, korku, kuşku, sevigisizlik, saygıgörmezlik, değer vermezlik, önem verilmezlik, onursuzluk, saldırganlık gibi karşıdan gördüğü durumlark veya kendisinden kaynaklanan  yanlışlık, onurun kırılması, savurganlık, saldırmaklık, kayba uğramak   gibi  bir sürü olumsuzlukların doğurduğu streslerle (sıkıntı) birleşince üzüntü+sıkıntı (ü+s) nın kaç barlık basınca tekabül ettiğini belki ölçemiyoruz ama her halde bir “manevi” atmosfer basıncına eşit olduğu muhakkaktır. 

Nasıl insanın dışında atmosfer basıncı olmasa içerideki damarlardaki kanlar dışarı fırlar. Aynen öylede insanın içindeki (ü+s) basıncı da namazın intim-sfer koruyuculuğu olmazsa, sinirlerdeki cerayan da dışarı fırlar ki  “asabiyim abi, mazeretim var” sözüne haklılık kazandırır.  Bu huzursuz dünyada yoksul müslümanların nasıl güler yüzlü olabildiğini açıklar. Aynı zamanda ölümü unutmak üzerine kurulan  ateist  varoluşuların  bu yoksayma gölgesinde nefes alabildiklerini de..

Şimdi insanı,  yürek (göğüs boşluğunda ) ve beyin (baş içinde)  kökleri yukarıda atar ve toplar damar ağları  ve getiren ve götüren  sinir dalları aşağıda,  iki ağacı taşıyan bir yapı olarak görebiliriz. İsterseniz insan atlaslarında dolaşım ve sinir sisteminin müşterek  haritasına bakınız.  Bu iki sitemin oluşturduğu iki ağ, evimizin  elektirik ve su boruları gibi  cismimizi sararken, insan ilmi ve tıbbi bir gerçek  halinde  hekime doğal bir olgu olarak görünür. Bir de bu yapının işlevlerinin  ortaya çıkardığı ilgi, ilişki, bağ ve bağlantılarının oluşturduğu çevrel yapılanmada hakime,  hukuki ve ahlaki bir gerçeklik olarak yansır. 
Şimdi bu insani yapıdaki  canı ve beni sürdürenin , biolojik homeostasis (denge) ile psikolojik adaptasyon (uyum) olduğunu unutmazsak, Kant’ın tanımıyla,  insanın hem teorik aklı (idrak)  kullanan nedensellik ülkesinin vatandaşı hem pratik aklı (irade) kullanan özgürlük ülkesinin yurttaşı olduğunu yadsımayız. Fennin betimleyen açıklamalarıyla  ve Hikmetin indirgeyen yorumlamaları arasındaki kurgu paralelliği üzerinde,  “sizi çift çift yarattık!” (Nebe Suresi 8.ci Ayet),  bir nokta gibi durmuyor mu ? Aristo’nun açıklamasıyla, hem maddi ve şekli sebebi isteyen  hem fail ve gai sebebi dileyen bir yanı var insanın. Gazali’nin tarifiyle, akıl  gözü ve kalb gözünü birlikte kullanan varlık.  İmamı Nursi’nin anlatımıyla, hem ismi hem harfi manada bakabilen bir niyet ve nazar sahibi insan. 

Şimdi  bu sibernetik (biolojik ve fizik) ve semiotik (lojik ve  psik ) yapılanmanın ki bu bio-psik yapının adı sadr ü hasıla ki onun kadr ü sarf hamleleriyle yaptığı “atılım”ların her gün yinelenmesi ve yenilenmesini gözlemlemek ve betimlemek, dönüşüm ve çevirimleri anlamak ve aktarmak  ilm-i insan ve ulum-u beşerin konusudur. Bedeninin beyin ve yürük bio-işlevinin yanında  usuna ve gönlüne giren çıkan binlerce ilgi ve  ilişkinin ayarlanması ve uyarlanması bitmez ve tükenmez bir  kaynaktır. Bu kaynağı ayrıntılı incelemek insanbilimin ve insan bilimlerinin  işidir. Ama önce ortak bir zemini bulmak gerekmektedir. Bu ise yöntembilimin kurulmasına bağlı bir sorundur. 
Hasılı, namaz, insanın (zamanın) mizanı (kontrası)  ve nizamı (absis ve oordinatı) dır (kontrol ve koordinesidir). Zaman doğal metriks, matematik sanal metriks, namaz ise doğal (hikmet) ve sanal (san’at)  metriksin kaynağı tanrısal ve gerçek metriks yani yazgı ve yargı götüren ve o-key-leyen  bir  ahahtar ve vektördür (sırat-ı müstekam/doğru yoldur). 
09.12.01