İDENTİTE



           Muhterem Efendim, 

  • Evvela: Bu vesile ile en içten saygılarımı sunar, uzun hakikatları ve çarpıcı gerçekleri kısa cümlelerle sunan müstefid yazılarınızdan dolayıda tebrik ve teşekkürlerimi arz ederim.
          Ekli 22.01.98 günlü “Etik,moral ve ahlak” başlıklı yazınızın sonundaki “Etik, moral, ahlak ve birde terbiye... yerimiz neresi ?”cümlenizin cevabını, ekteki geometrik kartezyen koordinatları lojik olarak kullanan “yöntembilim”le bu dört kavramı adresliyerek veriyorum. (Bu dört kavram şemada kırmızı kalemle yazılmıştır.) 
          Gönül isterdi ki şema adreslenen kavramları ve bu kavramların tanımlarını karşılıklı oturarak basitten mürekkbe doğru sırasıyla teker teker yazarak arzedeyim. Bu tahakkuk etmediğinden mürekkeb şema, birden nazarınıza sunulduğu için ilk bakışta karmaşık görünür. Aksiyon dergisinin hediye ettiği üç boyutlu resimler gibi.
             Ancak yatay ve düşey eksenlerle kurulan bağlamları (mesela üst taraftaki “Terbiye, {adat ve adab} dır” hükmü) ve kutular içinde yapılan tanımları (Mesela, sol üst daire ve kare içindeki “Adab, sensorial duyum yaşamımız dır ki naturel hasselerin, doğal hazların ve tabii eğilimlerin muvakkat vital süreçlerinin eğitimidir.” Tarifi) ana yönlere yapılan konumları(Mesela yukarı cihetteki “Terbiye, şehevi ve gadabi kuvvelerin yani natural ve vital süreçlerle moral ve mental işlemlerin eğitimidir.” Tarifi) dikkatle incelerseniz konu bütünlük ve anlaşılırlık kazanacaktır. 
                 Şimdi yatay eksende müstakim akıl ve selim kalblerle, düşey eksende terbiye-i dini ve ahlak-ı nebevi ile koordinatik bütünlük içinde ortaya çıkarılan bu resim ne kadar doğrudur ? Elde edilen bu kurgulama ne derece gerçeği ifade eder ? Bu yapılacak tartışmada yöneltilen eleştirilerle ortaya çıkacaktır. Benim bu ana kadar ki bilgi birikimimle ortaya çıkardığım bu spekülasyonu dondurarak kesin hak ve değişmez hakikattır diye başkalarıyla çatışmam, kelimelere tek anlam yükleyip tefekkürümü durdurmak anlamına gelmez mi?

                 Yüce dinimin ve bildirdiği gerçekler (isterse muharref semavi kitaplarda bulunsun) , evrensel insanlığımın ve fıtratın tanıdığı kavramlar (isterse İngilizin yada Fransızın teriminde saklansın), yüksek dilimin kullandığı terimler (isterse uydurukça diye tahkir edilen yada öztürkçe diye yüceltilen sözcükler olsun), doğruyu ve gerçeği iyiyi ve güzeli arayan kimse için bunların hepsi yol gösterici ışıklar ve araçlardır. Bunların içinde elbete lafz ve manasıyla bir bütün olan Kelimat-ı Kur’ın’ın yeri üstün ve önceliklidir. Elbette zarfıyla ve mazrufuyla Kelam-ı İlahi hay ve hayattardır. Herkesi ve herşeyi her yerde ve her zaman uyarır ve aydınlatır. Fakat yine bu hakikattan dolayı bu müberek kelimata dahi tek anlam yüklenerek dondurulup öldürülmemelidir. Bu beyan gerçeğinin aksine dilin, düşünme için bir araç olduğu olgusunu unutturulmamalıdır. Şekil ve kalıb elbette önemlidir ama asla muhteva ve mananın önüne de geçmemelidir. 

                    Nitekim, Kitap’ da “Rab” terimi İlah ve mürebbi ve kral anlamında, “Zat” ve “Nefs” terimi hem Cenabı Hak hem de insanlar kullanıldığı malumdur. Elbette bu kullanımlardan birisi mecazi öbürü hakiki olabilir. İlahi Kitabdaki kelimeler böyle olursa elbette beşeri lisanın sözcükleri evleviyetle fenni bir terim haline getirilenler dışında tek anlam verip dinamik düşüncenin hakkı için dondurmaya hiç hakkımız yoktur

                    Nur-u Kur’an ile kırk ciltlik bir sistematik bir bilgi ortaya konulabilecekken, bilgiyi (tasar veya karar ) üretecek dört ciltlik bir metodik ortaya konulması ve bütün ömrün dört kelime ve kelama sığdırılması gösteriyor ki önemli olan bilimden önce usul, hukukdan önce imandır. Bunlar, yani usul ve iman, aklın açılımı olan kalb ve lisanın bilim ve hukukun temelinde yatan metodiğin temeli olan “aklın nuru fünün-u medeniye, vicdanın ziyası ulum-u diniye...” hakikatı, her halde tarz-ı fennide düşünüş terbiyesinin ve tavr-ı dinide davranış ahlakının özü olmalıdır. Bu usulün sırr-ı şeklini ve bu imanın nur-u suretini terbiye ve ahlak halinde ortaya çıkarmak her halde bu asrın daveti ve davası ve bu ümmetin mesaj ve misyonudur. Elbette bu çağrı ve görev, kelime ve sözcüklerle perdelenemez. 

                     Dünyanın globalleştığı ve düşüncenin evrenselleştiği ve hayat görüşlerinin küreselleştiği bu çağda, bilginin önünü açmak ve inancımızı aleme yansıtmak için uluslararası kavram ve terimleri kullanacağımız yerde, yabancı kökenli kelimelere olumsuz anlamlar yükleyip dinimizi yükseltebileceğimiz sanmıyorum. Olsa olsa duygusal bir tepki olur, bizi dünyadan ve düşünceden koparır. Eğer dünya ve düşünceden koparsak meşveret ve demokrasi, laikrahelik ve lailahelik, ilim ve bilim, din ve hukuk kelimeleri arasındaki arayışta hak ve hakikatı yitiririz. Bu yitik malı bulamazsak “Rıza”ya ulaşmamız zorlaşır ve “ila”yı yapmamız güçleşir. 

İlkelerimizin ve ölçülerimizin korunması ve ülkülerimizin ve kurallarımızın önceliği için Kitabımız ve Sünnetimiz, İmanımız ve Nurumuz, Aklımız ve Merakımız, Kalbimiz ve İhtiyacımız bize yeter. İlmin imana kodlandığı Fıtratımız, insanın islama proğramladığı Dinimiz kafi ve vafidir. Kelimelere savaş açmayı bırakıp Hakikatlara sarılırsak sözler bizi ayıran perdeler haline gelmezler. Metodu edinirsek sistemler aramıza duvar örmezler. Usul ve asla bağlı kalırsak teferruat ve tafsilat aramızı ayırmaz.   
Bunun için Peygaberimizin gönderilmesinin amacı olan İslam Terbiyesi’ndeki  MEKARİM-İ AHLAKI, gösterebilmek ve yüceltebilmek için etik ve morala olumsuz anlam yüklemenin faydalı olduğunu düşünmüyorum.