ULUSAL KALKINMA SEVDASI


      Yaşlı Osmanlı İmparatorluğun siyasi ve askeri yıkılışı sonucuna Avrupa’nın ilerlemesine göre fennen ve ilmen geri kalmasının neden olduğu bilindiği halde Genç Türkiye Cumhuriyetinin kurulma ülküsü olan çağdaş uygarlık seviyesine çıkmak hedefinin dahi temel aracı olan ulusal kalkınmayı temin edecek fenni ve teknik ilerleme neden hala tam olarak gerçekleştirilememiştir ? Bunun sebebini sağlıklı bir şekilde araştırmak, 76 yıllık deneyimimizi değerlendirmek ve zamanla yıpranan vizyonumuzu yenilemek ulusal kalkınma sevdası açısından zorunlu hale gelmiştir. Çünkü bu revizyon, yakın ve uzak geçmişteki sonuçlardan ders almak önümüzdeki ve ufkumuzdaki gelecek hedefe ulaşmanın önkoşuludur.

Başka bir ifade ile bu günkü toplumsal yapımızın, yakın ve uzak geçmişimizle ilişkisinin anlaşılması geleceği kazanmanın yolunu açar. Ancak yaşlı Osmanlı ile genç Türkiye  arasında varsayılan neden-sonuç (nedensellik) ilişkisinin iyi kurulmasına ve bilimsel olmasına özen gösterilmelidir. Keza ulusal kalkınma ile çağdaş uygarlık arasındaki planlanan araç-amaç (amaçsallık) bağıntısı gerçekçi tasarlanmaya gayret edilmelidir. Bu özen ve gayrete rağmen kurgulanan ve varsayılan nedenselliğin gerçekliğinin, önyargıyla, perdelenmesi doğaldır. Planlanan ve tasarlanan amaçsallığın isabetinin , saplantıyla, sapması her zaman düşünülmelidir.

Bilim tarihinden çok sayıdaki deneyimlerimizle öğrendiğimiz, fizik olgularda ve maddi açıklamalarda bile her zaman karşılaşılan, “bilginin, varlığın özünü ve kendiliğini yansıtamadığı” yada “tam ve kesin gerçekliğin bilinemeyeceği” durumunun, sosyal olay ve kuramlarda dahi unutulması olağandır. İnsanlar binlerce yıl dünyanın durduğuna, hem bilimsel bir kesinlik olarak inanmadılar mı ? Bilim tarihi müzesi, terkedilmiş varsayımlar, eskimiş kurumlarla dolu değil mi ? Optik ve psik yanılgının ontik ve epistemik boyutu olan bu unutma ya da yanılma normaldir. Bu nisyan, kendi dünyasını kendisi kuran ve bunu unutan insanın, olg ve bilim alana duygusal ve dinsel yaklaşmamsının bir sonucudur....Bu nedenle bir dine bağlı yada bir ideolojiye angaje olmuş bilim adamının  konuya yaklaşıp sorunu çözmede, soruna dileksel ve politik olarak bakması da normaldir.

Anormal olan, bu gerçeğin unutulması,   yanılma ve unutmanın sürekli kılınması, insanın doğru ve gerçeği arama etkinliğinin bitmesi, iyiye ve güzele erişme isteğinin tükenmesidir. Bilim adamına yakışmayan... önyargı ve saplantısını azaltmayıp tutuculuğunu artırarak donması... yeniliği katmadan geleneği sürdürüp durması...  zamanın değişim ve gelişimine karşısında gönlünün ve dilinin gerilemesidir. Yoksa gericilik bir dine bağlanmak ya da irtica bir ideolojiye angaje olmak değildir.

    Nesneler ışık görünür iken, gerçekler, insanların bilgi ve sözleriyle aydınlatılır. Bu da, insanlar arasında iletişimin bulunmasına bağlıdır. Bu da, tutucu olmayan diri gönüllerin (ratio) ve canlı dillerin (logos) birbiriyle tolerans ve diyalog ortamında cogito’yu işletmesine bağlıdır. Çünkü insanın varoluşu, aşkın harareti ve merakın faaliyeti gerçekleşir. O olmazsa gereksinime iştahımız da azalır, harekete iştiyakımız bile gevşer.

İyi bir kurgulama ve isabetli bir irdeleme de  iki koşul vardır. Birincisi özdeşlik esasına bağlı aklın,  neden-sonuç sürecini saptayan tecrübenin, bilimsel yöntemle KVN-KTB  ilişkisinin gerçekliğinin saptanmasını ister. İkincisi özgürlük temeline dayanan kalbin,  araç-amaç işlemini yürüten  vicdanın, hukuki yöntemle AKL-KALB  ilişkisinin değerinin belirlenmesine dayanır. Bu da bize bilgibilimsel sorunlara götürür. Anlatılan bu karmaşık sorunların çözümü de elbette YÖNTEMBİLİMSEL yeni araçların bulunması ve değişik  yaklaşımların   geliştirilmesi ile daha kolay daha  çabuk olacaktır. 

Bu araç ve yaklaşımlar Osmanlı ile Türkiye arasındaki geçmiş / gelenek / eski  –  gelecek / yenilik /taze  HİSTORİYA sorunsalının gerçek sürecinin ortaya koyacak ve Doğu ile Batı arasındaki Avrupa/irade/sol – Asya/telkin/sağ COĞRAFYA sorunsalının doğru açıklamasını kolaylaştıracaktır.

Bu noktada ideolojik seçim ve kaderle yada politik tutum ve tercihle bildik söylemleri yinelemek istemeyenler her halde atom altı kuantik olgularından daha karmaşık, sosyo-psikolojik süreçlerin, sosyal ve kültürel etkinliklerin, iktisadi ve siyasi olayların, bilimsel ve nesnel olarak incelenmesi uzmanlarına bırakarak onların tartışma ve eleştirilerinin değerli sonuçlarını bekleyeceklerdir. Fakat biz, istatistik mikro zerreler alem ile determine makro kürreler dünyasının ara bölgesinde olduğumuzdan, orta yolu tutarak ulusal kalkınma konusunda kurgusal çıkarımlarla önümüzü kestirmeye çalışalım.

Zamanın değişim ve gelişimini yakalayamayan küçük yada büyük her sistem, gerileme çizgisine mahkumdur. Zamanı aşan kaynak ve bilgilere bulundursa bile... çünkü onlardan yararlanılması ve kullanılması, yeni çözüme açık diri bir hukuk vasıtası yoksa ve taze bir gerçeğe duyarlı canlı bir bilimi bulunmuyorsa, mümkün değildir. Değişen bilimi olmayan ve yenilenen ölçüsü bulunmayan her doğal ve yapay sistem, evrenle dengesini kuramaz. Gelişen hukuku olmayan ve tazelenen kuralı bulunmayan her toplumsal kurul ve kurum, yaratılışla uyumu sağlayamaz.

Keza mutluluk ve erdemi dengeleyemeyen her uygarlıkta yıkılma yazgısından kaçamaz. Çünkü zamanla, zamanında real sorunlara çözüm getiren rasyonel önlemler, realitenin özüne teşkil eden “yenilebilirliği”ni yitirdikçe, Hem rasyonel usul ve araçlar, real içerik ve gereçler bulamazlar. Hem eski çözümler yeni sorunlara dönüşerek yani gelenek haline gelerek çözüm ve çarelerin önünü tıkarlar Çünkü realite ile bağını yitiren bilim durmuştur, emprik ile ilişkini koparan hukuk donmuştur.

O halde yenilenebilirlik, yinelenmesi gereken bir öge olarak, saklanan gelenekle birlikte beraber bulunması psiko-sosyal süreçlerin sürekliliğini sağlar, iktisadi ve içtima olayların teselsülünü korur. Demek ki atılacak eski ile korunacak yeniyi iyi belirlemek yada bırakılacak eskiyen yeni ile tutulacak yenilenen eskiyi iyi tanımak lazımdır. Şimdi yenileme, yenilenme ve yenilik üzerine "yeni”, çıkarımlarımıza eşliğe devam etmek isterseniz şunları söyleyebiliriz.;

Bize nesnelerin dilini anlamak ve onlardan yararlanmak yolunu açan ve türlü doğal düzen (tabii nazm – makine ) leri kuran tekno-matematik sibernetik inovasyonun temelinde, canlı bilimi bulunur. Kimseler arasındaki ilişkileri kurmanın yolunu gösteren ve çeşitli dönel dizge (tarihi nizam - camia) leri kuran özünde ideo-nomotetik semiotik inovasyonun özünde diri hukuk vardır. Günlük bilgiden sanat, fen, hikmet ve din etkinliğine kadar bütün bilgi seviyelerinde bilginin yapılanmasında cari olan bilim-hukuk kanadı, bilginin neliğinde var olan obje-subje bileşimin doğal ve normal sonucudur . Çözülen/sorun ve çözen/insan arasındaki bir canlı ve diri bir arayüz olan bilim-hukuk, bütün çözüm ve çarelerinde özününü oluşturur. Bu özün iki kanatlı yapısını ve yaşamsal işlevini unutmamak gerekir.

Nitekim “mahiyet itibariyle her şey ilme bağlı” olduğundan cumhuriyetimizin mimarı “Dünyada her şey için, medeniyet için, muzaafferiyet için EN HAKİKİ MÜRŞİT İLİMDİR, FENDİR. İlim ve fennin haricinde mürşit aramak, gaflettir, dalalettir.” Sözleriyle özetlediği “Bilimsel Düşüncesi”nin hedef aldığı “Çağdaş Uygarlık Seviyesi”ne çıkmak ülküsünün aracı olan “Ulusal Kalkınma” önündeki engellerin rasyonel bir şekilde saptanması, ülkenin ekonomik büyüme ve endüstriyel ilerlemesinin koşullarının reel bir tarzda tespitinin, cumhuriyetimizin bugününde bile “tazeliğini” koruyan bir sorun olarak yine gündemimizi oluşturmasını normal karşılamak gerekmektedir.

Ulusal kalkınmanın yeniden biçimlenen koşullarının belirlenmesi ve değişen engellerinin saptanması ise, bilimsel düşünme titizliği ile elde edilen “ayrıntılı” bilgilerin irdelenmesi ve akılcı analizlerin tutarlılığı ile yapılan “kapsamlı” kurgulamaların tartışılmasına bağlıdır. Fakat hemen belirtelim ki özgür ve saplantısız bir düşünce ile karar vermenin gerektirdiği şartlar, özerk ve önyargısız bir kurgulama ile tasar yapmanın önündeki duvarlar, ulusal kalkınmanın gereklerinden ve engellerinden daha ağır ve kalındır. Çünkü toplumsal sorunlar için kısa vadeli projeler düşünülebilir yada orta vadeli önlemler alınabilirken sağlıklı bireysel düşünce ve davranış için eğitim ve öğretime ilişkin politika ve stratejiler ancak uzun vade de etkisini gösterir, meyvesini verirler.

Ekonomik büyüme ve endüstriyel kalkınmaya ilişkin koşulların sağlanması ve manilerin izalesine ilişkin kısa, orta ve uzun vadeli proje ve önlemlerin sağlıklı bir şekilde yapılması, ancak geniş katılımlı bir bilim şurası bekliyorum, hatta geniş bir alana ilişkin bu sorun için bir hukuk şurası ile kapsamlı bir tartışmanın yapılması gerektiğine inanıyorum. Ancak bu gereklilik, bireysel önerilerin bulunmayacağı ve kurumsal çabaların yapılmayacağı anlamına gelmez.

Bunun için özel ve kişisel bir çalışma yaparak BTÖ (Bilim ve Teknoloji Örgütleri) başlıklı bir web sayfası (osmanziya.8m.com) ile “BİLİM VE TEKNOLOJİ BAKANLIĞI” kurulması için bir kamu oyu oluşturmak istedim. Daire Başkanlığı BKK ile (hükümetin iradesi) , Genel Müdürlük kanun (meclisin sözü) ile kurulabilir. Fakat Bakanlığın ihdası için dayanak olarak böyle yasal bir dayanak değil, sosyal bir ihtiyacın bulunması ve sonra onun siyasi irade orta çıkarılması gerekmektir. Siyasi iradenin, iktidar ve muhalefet uyumundan say ve emek dengesine kadar sosyo ekonomik ve politik süreçlere bağlı olduğunu düşünürsek bireysel çabamızın boyumuzu aşan iddialı bir projeden ziyade, ortak dert ve çaremizin sesli-yazılı-kayıtlı olarak düşünülmesi ve tartışılması olarak yorumlamak lazımdır.

Bu çok yanlı ve yönlü sorunların çözümü için alınan kısa, orta ve uzun vadeli önlemler ve yapılan düzenlemeler ve gerçekleştirilen uygulamalara, denetlenemez sosyo-ekonomik süreç ve olguların katılımının gelişen enformasyon toplumunun yetenek ve olanaklarıyla olumlu yada olumsuz yönde müessir olabileceği nazara alındığında, mevcut yasal kurumlar ve kuruluşların yani DPT, TÜBİTAK, STANDARTLAR, PATENTLER, MİLLİ KÜTÜPHANE, ARŞİVLER, ARAŞTIRMA, PLANLAMA VE KOORDİNASYON KURULUŞLARI gibi kamusal bilim ve teknoloji örgütlerinin, gelecekte geniş bir organizasyon ve etkili koordine birleşip bütünleşeceği düşünülebilir.

Türkiye Cumhuriyeti Devletinin ülkesi ve milleti ile birliği ve bütünlüğünü; anayasal kurallardan ziyade doğu ve batı kültür ve medeniyetinin kaynaşmasının doğallığı sağlanarak; yönetimsel önemler yerine geçmiş ve geleceğin gelenek ve yeniliğin dönelliğine (tarihselliğine) karışılmadan dinsel (eski ve yeni) , dilsel (ulusal), kültürel, sınıfsal (iktisadi ve içtimai), soysal (kavm, kabile ve aile) kimlik ve alt kimlikler özgür ve demokratik fakat düzgün bir ortamda koruduğunda, yenilenen ve tazelenen anayasal kurum ve kuralları ile daha iyi denge durumu, hem küresel uygarlığa katkıda bulunarak, ortaya koyacağını umuyorum; değişen ve gelişen yasal kurul ve kararları ile daha başarılı bir uyumu, hem çağdaş ideo-teknik yarışa katılarak, temin etmesini bekliyorum. Çünkü bu ülke ve bu ulus, umulan ve beklenen bu kaynaklara, yeteneklere ve olanaklara sahiptir. Şimdi bu konuda üç başlık arz edeceğim:

A – CEHALET’TEN MARİFETE

Bilimsel düşünce Aristo tarafından mantıkla birlikte Aristo tarafından temeli atılmış olmakla birlikte bilim ve düşünce tarihi seyrinde, Ibni Sina, Imamı Gazali, Bacon, Descartes, Pascal ve I.Kant tarafından açıklığa ve ayrıntıya kavuşturulmuştur. Ancak ne yazık ki Epistemolojinin son köşebası ustası Kant'ın idealizminin,  pozitivist Comte'cü yorumunun,  Materyalist yaklaşımının sonucunda oluşan   Ateist versiyonun Marksist diyalektiği  suistimal ederek,   bilimsel düşünceyi ateizmle özdeşleştirimesi çoğu dindar olan halkın ve aydının bilimsel düşünceden uzak durmasına sebep olmuştur.

Oysa düşünce tarihinde yöntemin yaşamsal önemini ortaya koyan hatta onu inanç haline getiren ve . “Din Afyondur sözü meşhur edilen fakat bu acımasız dünya din halkın vicdanın diyen Marks’ınki dahil bütün bilimsel düşünce kuramlarının ve yöntembilime ilişkin yorumların ateizmle alakası yoktur. 

Epistemolojinin (Bilgibiliminin ) bir bölümü olduğu düşünülürse, Bilgi-bilim, Değer-bilim ve Varlık-bilim’den müteşekkil felsefenin sistematik bütününe ilişkin bir görüşün , Ateist yada Deist-Teist iki inanç seçeneğinde toplanabileği nazara alınırsa, bilimsel düşünceyi ateist inanaçta özdeşleştirmenin açık bir hata (parçayı bütünleme) olduğu anlaşılır. Bu yanlış ülkemizin dahil olduğu İslam dünyasınınnın bilimsel gelişmesine engel olduğu gibi Kur’an’ın doğru anlaşılmasına mani olmuştur. 

 “Bilimsel Düşünce”nin tam ve yetkin anlamıyla yaygınlaşması konusunda beşeriyetin içinde bulunduğu, sürece katkıda bulanmak ve bu düşüncenin kültürümüze yerleştirilmesi ile birlikte verimli ve etkin işleviyle uygulanması yolundaki tarihi ulusal politikamıza katılmak üzere uzun vadeli çözüm olarak bundan on yıl öce uzun bir koşuya başlamıştım.
 

“Hipotetik-Dedüksiyon” ile tanımlanan “bilimsel düşünce” nin özellikle “dedüksiyon” tarafının ve “düşünce” yayının görselleştirilmesine çalıştım. Matematik olarak kullanılan kartezyen koordinatları, lojik olanaklarını aradım. Bu mantıki kullanın ile düşünme ve tasarlama çıkarım ve çözümleme işleminde kurgulama ve düzenleme, irdeleme ve değerlendirmelere işlemlerinde analitik düzlemden yararlanma yolunu açtım.

Bu konuda “Osman Ziyaoğlu Kitaplığı” başlıklı yöntembilime ilişkin web sayfası (http://www.method.hey.to) yayımlanmaktadır. Bilimin temel hedefi doğruyu bulmak ve gerçeği yakalamaktır., bilgi edinmenin amacı cehaletin karanlıklarını marifetin ışıklarıyla kaldırmaktır. Her insanın ana işlevi ve her aydının temel görevi de bu değil midir ? Belki bilinenlerin ve öğrenilenlerin kısa sürede demode olduğu bir zamanda, hazır bilgi vermekten ziyade bilgileri edinme ve yeni bilgi üretmenin özendirildiği bir çağda belki en isabetli tutum, bir bilgi ve düşünce vermek değil, bilme, öğrenmeyi ve düşünmeyi kolaylaştırmaktır. Bu düşüncenin görsel bir platformu ile doğrunun denetlenmesi ve gerçeğin test edilmesi yanında özgün ilintileri yakalamayı ve yeni bağlantıları kurmayı ve bulmayı kolaylaşmaktırmaktadır. 
 
 

B- İHTİLAF’TAN İTTİFAK’A

Uygarlık, sadece evren ilimlerinde ilerlemek ve teknolojik gelişmeyi sağlamaktan ibaret değildir der Voltaire. Fakat çağdaş uygarlık olarak, nesnelerin fizik dilini ve matematik sözlerini anlayıp onlardan yararlanmanın yolunu iyi bildiğimiz halde, Bu nimetle ortaya çıkan yararı ve değeri eşit ve adil bir biçimde paylaşmakta aynı başarıyı gösterdiğimiz söylenemez. Uygarlık sadece mutluluğu değil erdemi de hedeflediğinden, nesneleri kullanmayı öğrenen insanın, kimselerle sağlıklı ilişkiler kurmayı gerçekleştirmelidir. Düşüncesini pozitif bilimlerde kullanan ama davranışının negatifinden kurtulamayan çağdaş insan, ideal bir hukuku aramak yolunda ideolojilerin peşine düşmesi belki bu realiteden kaynaklanmaktadır.

Belki de Aristo’nun çoğunluğun yönetimini “demokrasi” tanımlamasını ve demokrasinin yetkinliği ve erdemi arayan şeklini “politika” adını vermesini tersine çevirip politikayı iki yüzlülükle gerçekleştirerek yaşamaya niyetli olmadığımız demokrasiyi de baştacı etmemiz yöntembilim gibi insanbilimde dahi sınıfta kaldığımızı göstermektedir. Yetkinlik ve erdem, insanın içten ve özgür etkinliğine giden en kısa yoldur. Bu yüzden , mutluluğu araması ve rahata kavuşması yanında, insanın, kendini ve evreni anlamak ve amaçlandırmak suretiyle sonsuzluğu bulma çabası ve kurtuluşa erişmek gayreti eskiden beri uygarlığın hem devamının koşulu hem de mutluluk ereğinin paraleli olmuştur. İnsanın iç huzurunu bulmak için mutlulukla birlikte sonsuzluğu ve kurtuluşa kazanmak için, sorumluluk nedeni olan erdemi ve yükümlülük sonucu olan yetkinliği göz ardı edemez. Birincisine ekonomi dersek ikincisi politikadır.

Kamusal alandaki aranan ve olması gereken başkasını düşünmek ve yardımlaşmak dini, ilişkilerimizi düzenleyen kuralların ruhu olan güven ve dürüstlük, ekonominin çıkarsız ve acımasız gücü ve etkisini dengelemezse, bilimsel düşüncenin ortaya çıkaracağı korkunç olanakları ve ürkütücü araçların elinden kendimizi ve medeniyetimizi kurtaramayız. Güncele dönersek ticaretin çıkarcı yüzüne, siyasette yardakçı kesilmişse ve hırsız sağcı ve dinsiz solcu çekişmesinden kendini kurtaramadığından gücü bölünen, dengelenen ve kaybolan halk mı kendini kurtaracak ? Yoksa sol ve sağda kendini halk zanneden ve seçimlerde marjinalliği ortaya çıkan kesim mi bizi kurtaracak ? Bilim yerine hazır ideolojilere yaslanan, makam ve ikbal bekleyen yaşlılar mı yada çözüm yerini duygusal tepki veren, enerji ve anarşi üreten gençler mi bizi kurtaracak ? Bu bir avuç bize hangi ulusal işbirliğini sağlayacak da dünyadaki muazzam ideo-tekno yarışa katılabileceğiz.

Dolayısıyla hipotetik dedüksiyon ile nesnelerin betimlenmesinde, fizik koşulların gözlem verisini , inceden inceye araştırırken; lojik ilkelerle çıkarılan yorumunu irdeleye irdeleye değerlendirirken; elde ettiğimiz bilgileri, belgeleri, bulguları ve buluşları etkiye, ürüne, işleve ve teknolojiye dönüştürürken iyide, böylece ortaya çıkan olanak ve yetenekleri bölüşürken, yararları ve çıkarları paylaşırken ortaya konulan ideolojiler hiç de iyi değil. Çünkü bunlar, kendilerine benzeyen evvelkiler gibi sadece “bilimsel”. Bilim bilineni bilir fakat bileni bilemez çünkü sevemez. Bilinen nesneleri betimledik, tanımladık hatta açıkladık fakat hiç bilinenleri bilen birde üstelik bildiğini uygulayan kimselerin özlerini ve özelliklerini yöntemince sorguladık mi ? Evren gibi insanında öğelerini ve koşullarını yeterince araştırdık mı ? Düşünce ve bilgi alanında kullanılan araçlarla davranış ve değer alanında da ilerleyebilir miyiz? Kuram(nazari) alanda ve yönem (kasd) de cari olan edim (ameli) alanda ve eylem de geçerli olur mu ? Önceki olgulara saptamada ve sonraki olanakları belirlemede kullanılan yöntem buradaki ve şimdiki olayda ve işte işe yarar mı ? Düşüncemiz iledavranışımız, inancımız ve yaşantımızı, dediğimiz ile yaptığımız arasındaki ihtilafın farkını temyiz edebildik mi ? Geleneksel bilim yöntemleri sayılan alanlarda geçerli değilse ve kimseleri nesneler gibi veri haline getiremiyorsak başkalarının sevgisine ulaşmanın ve kendi gönlümüzü açmanın bir yolunu soruşturduk mu ?

O zaman Araştırma ve Geliştirme, sadece evren bilimlerinde, yalnızca doğal bilgilerde değil insan ilimlerinde ve tarihi metinlerde dahi gerçekleştirilen bir etkinliktir. İnsanın psiko-sosyal gerçekliğini bilimsel yöntemlerle doğası gereği bölerek açıklayan psikoloji, sosyoloji, filoloji, antropoloji ile türlendirmelerin ortaya çıkardığı natural fenler ve felsefe yanında moral felsefenin de yaşayan eyleme ait bilgileri ve yaşanan değere ilişkin ilimleri olacaktır.

Bu zorunluluk ve gereksinimden dolayı İNSANBİLİM, insanı değer yönüyle araştıran bilim ve eylem yönüyle geliştiren bir etkinlik olarak gündemimizde bulunmalıdır. Ancak uygarlığın erdem hedefinin ve bilimin insanı bulma işlevinin önündeki, “Dinlerin ideoloji haline getirilmesi yada ideolojilerin dinleştirilmesi” engeli henüz aşılmamıştır. Bu sebeple “çok din – tek ideoloji” durumundan “tek din – çok ideoloji”fazına geçilememiştir. Bu durumda reel engeli rasyonel önlemlerle aşmak ve ideal faza geçmek için, insan bilimlerindeki gelişmeyi, evren bilimlerinin seviyesine ulaştırmanın lüzumu ortadadır. Bundan dolayıdır ki “insanbilim” başlıklı bir çalışmalarımın bir özetini, düşünenlerle birlikte düşünmek için, bir web sayfası açtım. ( )

İnsanın kendini tanıması ve tanımlaması yeterince geliştirilerek insanın bir kimlik ve kişilik kazanması olanağının sağlanması, her türlü başarının şartı, her türlü barışın temelidir.

C – ZARURET’TEN SANAT’A

Yukarıda (A) ve (B) maddelerinde çağdaş uygarlık seviyesine ulaşma hedefinin aracı olan ulusal kalkınmanın evrensel koşulları olan bilgi toplumu ve hukuk devletinin oluşmasına yönelik yöntembilim ve insanbilim gibi uzun vadeli tedbirlerinden söz ettik. Ekonomik büyüme ve endüstriyel ilerlemenin alt yapısını teşkil eden eğitim ve bilim ile yönetim ve hukuk alanında köklü sorunların kalıcı çözümleri hakkındaki, İ. Sina’dan İ. Gazali’ye; Bacon’dan I.Kant”a kadar Epistemik desteği bulunan ve İ.Nursi’den yansımasını alan düşüncelerimizi sergiledik. Normal ekonomik politik süreçlerin, sağlıklı siyaset ve ticaret yapımızın bir işlevi, bürokrasimizin ve burjuvazimizin başarısının bir sonucu olacak bilimin ve hukukun iki temeli olan ve birbirini besleyen ortak akıl ve nesnel vicdanın gerçekleştirilmesinde bu düşüncelerin katkıda bulunacağını umuyorum. Gönül ister ki bütün bu konunun ana hat ve ayrıntılarıyla tartışılabildiği Bilim Şurası ve Hukuk Şurası, hem de kalıcı kurumlaşmış kurullar halinde teşekkül etsin.

Ancak bu uzun vadeli hedefler yanında alınması gerekli kısa vadeli yaşamsal tedbirlerde vardır. Bu idari kararları gerektiren ve siyasi kararlılık isteyen önlemlerin, güncel sorunlara ilişkin acil çözümleri elbette devletimiz tarafından alınmaktadır. Bu meyan da TUBİTAK’ın sekretaryalığında Bilim ve Teknoloji Yüksek Kurulunun aldığı isabetli hukuki kararlar ve bilimsel dayanaklı dökumanlar elbette takdire şayandır. Yapılanların ayrıntılı verileri hakkında bilgilerim, inceleme ve değerlendirmelerin bulunmamakla beraber tasarlananları ve söylenenleri gelecek için ümit verici buluyorum.

Rasyonel sınai ve ticari yapılanmalar, modern idari ve siyasi etkinlikler gibi ulusal gelişmeleri içeren ulusal kalkınmayı doğuracak bilgi toplumu ve hukuk devleti gibi ulusal ve küresel süreçlerle ortaya çıkan evrensel koşulları yanında, ar-ge payının artırılması ve araştırma motivasyonunun yükseltilmesi; özgür araştırmayı teşvik ortamının iyileştirilmesi ve bilimsel yaklaşımın yaygınlaştırılması gibi devlet ve millet işbirliğini gerektiren toplumsal önlemlerinde alınmasını gerektirir. Bu evrensel koşulların oluşumuna sahip çıkılması ve toplumsal önlemlerini alınması sorumluluğunun üstlenilmesi elbete kişisel duyarlılık isteyen bir çaba ve bireysel yetkinliğe bağlı etkiniliktir. Fakat bu çaba ve etkinlikleri destekleyerek güçlendirmek gerekmektedir.

Bu etkinliklerin dernek ve vakıflar gibi gönüllü kuruluşlar yanında yetkili ve yeterlii kamu kuruluşları tarafından verimli hale getirilmesi yararlı olacaktır. Diğer taraftan ideo-teknik yarışın bilime ve hukuka dayandırılarak kontrolu ve ulusal gelişmemizin küresel süreçlere olan denge ve uyumunun ekonomik ve politik süreçlerle koordinesi de kapsamlı bir idari kurumu gerektirmektedir. İşte hem özel sektörde gelişen ve gelişmekte olan gönüllü kalkınma etkinliklerini desteklemek amacıyla hem kamu sektöründe dağınık bir halde bulunan bilim ve teknoloji örgütlerinin çalışmalarının verimliliği için Bilim ve Teknoloji Bakanlığı kurulmasının faydalı olacaktır.

Bu bakanlığa verilen ağır görevin yerine getirilmesini temin edecek güç ve olanaklar ise, dağınık bilim ve teknoloji örgütlerimizin tek bir çatı altında yoğun, ciddi ve verimli çalışmasıyla sağlanabilir. Bakanlığın asıl işlevi de, sanayiin özel sektörü ile üniversitenin özerk sektörü arasındaki verimli etkileşimin gerçekleştirecek kamu gücünde ortaya çıkacaktır. En önemlisi görevi de, en değerli kamusal yatırım, çok önemli bir ödenek olan ar-ge payını rasyonel ve rantabl harcanmasını ve kullanılmasını temin edecek bilimsel gelişimin planlaması olacaktır. Planlı ekonomisi olmayan kapitalist ülkeler ve sanayisi gelişmiş ülkeler bile, bilimsel gelişmeyi tesadüfe bırakmamış, araştırma ve geliştirmeye bir düzen ve disiplin getirmişlerdir.

Bilim ve Teknoloji Bakanlığı kurulması ve bilimsel gelişmenin planlaması ve uygulaması ehliyetli ve selahiyetli makam ve kurumlara ilişkin olduğundan idari ve teknik ayrıntısına giremiyorum. Buradaki görüşler bireysel öneriler ve kişisel kurgulardır. Keza kuramsal iki temel önlem olan “ar-ge payının artırılması” ve “araştırmayı teşvik ortamının hazırlanması” sorunu hakkında da tartışılmaya hazır somut bir proje başka bir çalışmaya bırakıyorum. Ancak burada araştırma motivasyonun kesafeti artıracak ve teşvik kondisyonun şiddetini çoğaltacak bazı hususlar açıklayacağım.

KUVVET, horlanmaya alışık olmayan izzetli bir milletin hamiyetinin bugün şiddetli aradığı bir ihtiyaçtır. HAKİMİYET ezilmeye müstahak olmayan azametli bir devletin şimdi hırsla istediği bir araçtır. RAHAT, sürekli meşakkat ve sefalet çeken bir millette daha çok aranacaktır. HACAT, sömürüldüğünden temel yaşam hakları elinden alınan bir unsurun hırsla yöneldiği bir hedeftir. GINA kullanıldığından onur ve saygınlık mücadelesi veren bir uzvun hıfzla yaklaştığı bir gayedir. Evet, her ne kadar tembel adam hiçbir zaman zengin olamazsa da, refahın ve zenginliğin değerini, konforun ve lüksün tadını yoksuldan başkası bilemez ve arayamaz.

Bunun için bizim tarihimizden gelen ve coğrafyamızda yaşayan insanların birlik ve beraberliğini kamçılayan, güç ve bilgilerini bir araya getirmeye zorlayan, onları bütünleşmeye ve birleşmeye mecbur ve mahkum olduklarının bilincini doğuran koşullar bin yılın son on yılında giderek artmaktadır.

“Beraberlik”, dünyevi rahat ve ihtiyacın cazibe ve calibesinin bir gereği ve “Birlik”, ilahi ve uhrevi dava ve davetinin bir ereği ise, “Birliktelik”i sağlamak herkesin görevi olmalı ! Kendini düşünen birkaç bencil gurubun haricinde dinleri yada partileri ayrı olsa da bu fakr ü zaruret içinde bulunan ülkenin yurttaşları, demokratik kurumları ve ortamları asli işlevleri olan kamu yararı yönünde niçin kullanmasın ?

Bir avuç zenginin dışında konuştuğu dilleri yada etnik kökenleri başka olsa bile yokluk ve yoksulluk içinde kıvranan bu ulusun evlatlarının akıl ve vicdanarının, başarıya ve zafere ulaştıracak yardımlaşma ve dayanışmaya açık olduğunu sanıyorum.

Devlet kapısında iş dilenen işsizlerin, boğaz tokluğuna çalışan memurların, çalıştığının karşılığını alamayan emekçilerin ve geleceğini ideolojinin cennetinde gören gençlerin, gücü ve zenginliği hazırlayacak diyalog ve hoşgörüye açık, işbölümü ve işbirliğine hazır halde olduğunu varsayıyorum.

İşte bu, generalite (efkar-ı amme) sosyalite (heyet-i içtima) ve kollektivite (icra-ı iştirak) taşıyan birleşik ruha ve bu ruhu hisseden herkese sesleniyorum ki; Poltikacıların müstakbel vaadlerine verdiğimiz değer kadar kendi hazır çaba ve uğraşımıza güvenelim. İdeologların cazibedar ütopyalarına önem kadar güncel tasarı ve çözümlerimize yönelelim. Samimi düşünelim ve ciddi çalışalım

Fakirliğin zaruretimizi kaldırmak amacıyla; verilerimizi en uygun yöntemle işlemek, bilgilerimizi en geniş bir gözlemle toplamak için en bol ve en çok gereçleri derlemek ve en çabuk ve en hızlı araçları sağlamak zorundayız. Eğer yoksullun ve yoksunluğun belini kırmak istiyorsak, bunun aracının da gerecinin de “bilgi” olduğunu artık anlamalıyız. Kendimizi ve sevdiklerimizi yaşamak ve yaşatmak için ekonomiye ve mala ihtiyacımız varsa, bugün o bilgi ile oluyor. Barışı kazanmak ve savaşı korkutmak için askere ve silaha sarılmak istiyorsak, bugün o bilgi ile yapılıyor. Ne kadar çok bilgiye ne kadar çabuk erişirsek, o kadar bol ve o kadar hızlı; bilgi ve güç, çözüm ve çare, araç ve gereç üreteceğiz demektir. Bu işi yapacak hızlı ve çabuk aygıt, yüzyılların birikimi barındıran ve yüzbinlerin deneyimini taşıyan bilgisayardan başkası olamaz.

O zaman kelime ve grafik işlemcilik ile sayı ve veri tabloculuk gibi bilişim (bilgi-işlem) fonksiyonuyla üretimden tüketime, eğitimden yönetime kadar her alanda yer alan şimdiki bu belgesayar’ı her birimiz kullanmalı, onun bilgisaray’ına girmeli ve gelecekteki bilgisayar’ı yazılım ve donanımı ile üretecek yetenek ve kapasiteye erişmeliyiz. Son beş yılda yukarıda özetlenen işlevine, dünya genişliğindeki ağlarla bilgisayarlar arası haberleşme (internet) ile iletişim eklenen bilişim, bize yepyeni ufaklar açmaktadır. Savaşa dönüşen bu ideo-tekno yarışın meydanından kaçmak yenilgiyi peşinen kabul etmek anlamına gelir.

Bu nedenle en güncel hedef, en acil önlem ve en önemli gündem bilişim ve bilgi-işlemdir. Geçmiş bütün milletlerin ve eskiden beri yaşayan ve bu gün de mevcut medeniyetlerin eseri olan; tarım toplumun meyvesi ve sanayi toplumun neticesi olan enformatik süreci geçirmekte ve bu nedenle şimdi bu yoğun birikimi ve yeğin gücü ele geçiren galip milletlerin ve bu milletlerin gücünü, etkisini ve yetkisini elinde bulunduran bir avuç bencilin, gelecekte tamamiyle gerçekleşecek enformatik sürecin giderek otomasyon ve internet desteği artacak olan ve gerçekliği tehdit eden sanal egemenliği altına girmek istemiyorsak; bilim ve teknik yarışında geri kalmak istemiyorsak bilimin özeğinin ve teknolojinin özünün bilişimde olduğunu anlamalıyız. Aklın iki temel yetisinden biri olan zekayı ışık hızlı okuyan kalem ve hafızayı atomik hacimde yazan kağıt ile destekleyerek kafa gücümüzü artıran bu biçim ve aracı, yüksek içeriklerin oluşturulması ve yüce amaçların gerçekleştirilmesi için kullanmalıyız. Bizden önce sanayi toplumu ile kas gücünü artıran bilgi toplumu ile kafa gücünü çoğaltan uluslarlarla barışta bir arada yaşamanın ve uygarlığı katkıda onlarla yarışmanın yolu durmadan çabalamaktır.. geçmişten kalan aradaki açığı hızla kapatmakla birlikte gelecekte öne geçebilmenin olanaklarını yakalamanın çaresi, düzenli, yöntemli ve sürekli çalışmaktır.

Ulusal kalkınma sorunumuza saf bilimsel bir yaklaşımda bakarsak, gayrı safi milli hasılamızı artırmanın ve küresel ekonomiye katılır hale getirmenin başka bir ifade ile de bilim ve teknolojimizi üretken ve dünya ile yarışır konumda bulundurmanın; sosyal ve ekonomik yapı ve işlevlerin sağlam ve sağlıklı reorganizasyonu ve revizyonu koşuluyla siyasi ve idari inisiyatifi elinde tutanların kamu yararı doğrultusunda vereceği kararların yerindeliğine; iktisadi ve ticari istinkti düzenleyen ve denetleyenlerin rekabet ortamında ve üretim modunda kaynak değerlendirmelerinin verimliliğine bağlı bulunduğuna, bu iki faktöründe küresel konjonktür ve ulusal konsensüsün denge ve uyumuna bağlı dayandığını kurumsal olarak çıkarabiliriz. Yürütümlerin isabeti ve uygulamaların bereketi ise, doğa ve insan kaynakların işletim ve işleminin ilişkin ayrıntılı süreçlerinin gücünün hesabının öngörüsünü sunmak ve tarih ve kültür birikiminin etkileşim ve iletişimiyle ilgili kılcal yazgıların (mahva= bilim ve basın, parti ve banka, örgütlenmeleri) ve medya=fen ve din, sanat ve hikmet, etkinlikleri) nın dallanma ve yönlenmelerin hendesesine ilişkin bir öndeyişde bulunmak bizim “3 cisim” problemini çözemeyen determinist matematiğimiz aşar. İndeterminist İstatistik yasalara girer. Olasılık aritmeğinin ayrıntılarının terkibi ile anlamlandırılan bilgilere dayanan tasarıların kurulması yada geometrik olanakların kılcallığının sentezi ile yorumalanan verilere dayanan kararların alınması uzmanların, kurulların ve kişilerin yürütüm ve seçimlerinin beceri ve başarısı ise onların bilimsel ve matematiksel gücü kadar fenni ve istatistik yeterlilikleri dışında ahlaki ve manevi yetkinliklerine da bağlıdır. Bir önder yada kader bütün olumsuzlukları, başarıya dönüştürür yada bir afet yada savaş bütün hesapları ve ümitleri boşa çıkarır.

Buna rağmene ulusal kalkınmaya, beşeri bir etkinlik olarak insanın özgürlüğü ve hukuki ve milli sorumluluğu açısından bakarsak yada kişinin özerliği ve ahlaki ve dini yükümlülüğü yönünden yaklaşırsak, bu spontan süreçlerin, doğal ve dönel (tarihi) faktumuna, bireysel yada toplumsal bazda insanın fiktif aktivitesinin tesiri inkar edilemez. İnsanın kuram ve uygulamaya ilişkin fikri ufuk ve iradi yöneliş, ilmi varsayım ve idraki proje, hukuki işlem ve idari yürütüm gibi sanal ve imgel işlemler, Kainattaki tabii ve tarihi vetire ve hadiselerin, evrensel ve olgusal süreçlerin nelik ve gerçekliklerini değiştiremez ise de alanların ve öğelerin durumunu ve yerini değiştirebilir, akımların ve aşamaların yoğunluğunu ve yönünü etkileyebilir.

İnsan, kendi varoluşu gibi dünyanın iyileşmesi için çabalar. Bilimi çapında ve anlayışı yönünde amacını gerçekleştirmek için katkıda bulunması, ereğine ulaşmak için değiştirmeye ve düzeltmeye uğraşması, onun özgür ve etkin sorumluluğunun işlevi, özerk ve etkili yükümlüğünün bir görevidir.

Bu nedenle bu ülkenin kurum ve kurullarında görev ve yetki alan bu ülkenin akıllı çocukları ulusal kalkınmamızı sağlamak için mantık ve meşietlerinin hakkı vererek verili ve doğru tasarlar yapmaya; idrak ve iradelerinin gereğini yerine getirerek verimli ve gerçekçi kararlar almalıdırlar. Bu tasar ve kararın işlevi olan etkinliklerimiz yani bir malı üreten, bir bilim doğuran ve bir çözüm çıkaran kişisel iş yada kamusal görev ve ödevlerimiz yanında gerçekleşmesinde hepimizin karı ve kazancı olan “ulusal kalkınma” hususuna da ayrıca özel bir önem vermeliyiz. Çağdaş bilgi teknolojileriyle daha çok okumalı, hızlı ve güçlü bilgi araçlarını daha çok kullanmalı, üretken ve verimli bilgi olanaklarıyla daha çok bilgilenmeliyiz. Çünkü aklın işlevi, bilgi. Bilginin meyvesi ise mutluluk ve yetkinliktir.

Kısaca hem bireysel işimizi hem kamusal ödevimizi yaparken AKILLI OLMALIYIZ. Bunun icabı olanları gerçekleştirmeliyiz: Tüm arzu ve hasretimizle yoğunlaşarak; hepbirlikte çözüm ve önlemleri düşünmeli, beraberlik içinde düzenli ve yöntemli çalışmalı, bütünlüğü gösteren samimi tutum ve davranışı takınmalı, birlikten çıkan rasyonel işlem ve ekonomik işletimlere girişmelidir.

Bu meli-malı gib dilek-gereklilik kipiyle istenilenler, akıllıları uyarmak bir ukalalık olarak algılanmalıdır. İsteyenin kendisi dahi dahil olmak üzere herkesin uyacağı akıllıca bir tavsiye olarak değerlendirilmelidir. Yoksa biz şimdiye ulusal kalkınma adına yapılanları yeterli görmemekle birlikte küçük görüyor değiliz. Yapılanları takdir etmekle beraber daha iyisine ulaşmak için eleştirmekten geri durmayacağız:

Şimdi; daha tam sanayileşmemiş bir ülkenin dünya pazarlarıyla rekabete girişebilecek bir bilim ve teknoloji yeterliliğini bir çırpıda atlamaya çabalaması onun umudunun kuvvetinin göstergesidir. Keza küresel ideo-teknik yarışa katılacak bir burjuvazi ve bürokrasi oluşmamışken sırf intelijensiyasının himmet ve gayretiyle gelişmiş ülkelerle birlikte çağdaş uygarlığa katkıda bulunumaya çalışması onun birliğe olan ihtiyacını gösterir.

Şimdi gerikalmışlık yaftasını kaldırmak lazımdır. Küresel bir toplulukla adil bir değişim yapabilmek ve hakça bir bölüşümü sağlalayabilmek hayalini gerçekleştirebilmek için doğru kurgular ve yetkin tasarılarla dokunmuş yüksek ufuklara doğru yılmadan koşmak zamanıdır. Ulusal kalkınma için insanımızın yeteneklerinden doğru yararlanıp, ülkenin kaynaklarını gerçekçi kullanıp, bölgemizin koşullarını güzelce irdeleyip, küresel olanakları iyi değerlendirip verimli bir icraat ve başarılı bir grafik ortaya koyabilmek için kollarımızı sıvayalım; cehaleti, zarureti ve ihtilafı yenelim. Karanlığı, yoksulluğu ve kargaşayı bitirelim. Şu yeni bin yılda bilgi teknolojilerini ilerletelim. Ulusal çabayı yoğunlaştırarak İdeo-teknik yarışta öne geçelim. Küresel bilim ve teknoloji savaşını kazanalım.

devamı var